Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Ya Öyle Değilse

07/08/2022
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
4
Ya Öyle Değilse

İnsanlık tarihi, barışı özleyerek ve gözyaşı dökerek geçmiştir. Arada barış dönemleri olsa da dünyanın başka bir yerinde savaş ve hep var olmuştur. İnsanlık genetik yapısı değiştirilmiş ve programlanmış bir seri katil gibi yaşamı ve canlı türlerini yok ederek günümüze kadar gelmiştir. Son beş yüz yıla damgasını vuran, kölelik ve kapitalist sömürü sistemi ise cinayetleri hükümetler kurarak meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

Ya Öyle Değilse

Bugün, yoksulluğuna çare arayan herhangi biri dünyayı yöneten hükümet adamlarının karşısına dikildiği anda ya şiddete uğrar ya da cezaevine atılır. Dünya da son yüzyılda meşrulaştırılan kolluk kuvvetlerinin hakkını arayan insanlar üzerindeki şiddetini de es geçmemek gerekiyor.

Günümüzde insanlık ve halklar çok farklı şekilde asimile edilip sindiriliyor. Bunları sıralamak gerekirse

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

– Din ve inanç sistemleri
– Kişisel gelişim ve öğretiler
– Cinsellik ve eşcinsellik
– Sosyal medya
– Gri ve kara propaganda
– Uzaylılar ve astroloji
– Korku ve terörize şiddet

Ve diğerleri… Şu dönemde baskın olan ve insanlığı saran hatta ürkütücü boyutta uygulanan bu yöntemler ile insanlık asıl amacını çoktan yitirdi.

Grupların kendi içinde bireysel kahramanlar yarattığını ve sonra onun himayesine girip, bir müddet sonra da onun koruyucusu konumuna geldiğini biliyor muydunuz? Aynı bilgi ve deneyime sahip on kişi bir araya gelin, bir müddet sonra biri mutlaka sıyrılıp lider haline gelip o grubu yönetmeye ve emir vermeye başlayacaktır. Bunu her yerde görebilirsiniz. En aydınlanmış ve yüce görünen karakterler bile kendisini dinleyenlerden daha yüksek ve konforlu bir alana oturur ki böylece takip edenleri arasında saygı görebilsin. Neyse konumuz bu değil zaten, ama en sevgi dolu ve barışçıl görünen bir oluşumda bile kral ya da kraliçe vardır. Bunu o istemese de çevresindekiler yaratır.

Gelelim insan ve tarihsel sürecine. Hayatı boyunca felsefe okumamış ve sorgulamamış, sosyolojiden bihaber toplumsallaşmaya çalışan, siyaseti anlamadan oy veren, hakikat nedir çözmeden her duyduğuna inanan kitle pardon yığınlar günün sonunda hastalıklı bir yaşam sürerek var olan dengeleri de bozduklarını fark etmezler. Sadece fark etmeseler iyi bir de fark edenleri elimine etmeye çalışırlar. Bir bakıma sistemin gizli askeri gibi çalışırlar ya da ideolojilerin misyonerleri.

Ya Öyle Değilse

İnsanlar, bakliyatların içinden çıkan kurtların ve güvelerin varlığını görmezden gelerek, kendilerini tanrının yarattığına inanmak isterler. O kadar yüce görürler ki kendilerini bir adım daha ileri giderler ve tanrı kendini patlattı ben de onun parçasıyım işte ispatı onun yaptığı her şeyi yapıyorum zaten der. O yüce ve mükemmel ve ihtişamlı varlık olan insan, kendisini sanan ve Matrix (o film olmasaydı yerine ne koyacaklardı merak ediyordum gerçekten) dediği kodları da uzaylıların yazdığını ve kendi tanrısallığına saldırdığını iddia ediyor. Ne tanrı ama. Ne insan ama…

Neyse bu arada gözden kaçırdığı bir şey var o da bu kodları yazan uzaylılar, reptilan ırk mensupları, Sirius ve Orion gezegeninden gelenler cep telefonlarını ve sosyal medyayı araç olarak kullanıyorlar. Sonra bu ırklarla ilişkiye giren ya da bu ırkların tecavüzüne uğrayan insanlar da yeni bir türe evrilerek altıncı ya da yedinci boyutta gözlerini açacak.

Ya Öyle Değilse

Fabrikalarda işçilik yapan ve tüm ihtiyaçları üreten, tarlalarda gıda üretimi için emek veren, madenlerde çalışan ve sömürüye aynı zamanda yoksulluğa maruz bırakılan dünyanın geri kalanını da elinde duası ve inancı kalmış oluyor. Binlerce yıldır Mehdi ya da Mesih’ini bekleyen insanlar şimdi de uzaydan gelip kendilerini kurtaracak ya da boyut atlatacak, atalarını bekliyor.

Alkolü çok kaçırmış ya da ayahuasca çayı içip kafayı bulmuş gibi hareket eden devasa bir kitle Scientology diye bir tarikat kurup, uzaydan gelecek mesaj için bir milyon dolar harcıyor. Asırlardır gökyüzüne bakıp anlam arayan insan, kendine dönmeyi bir türlü akıl edemediği için, kendisiyle ve hayatla olan kopukluğu ve kavgası da hiç bitmemiştir, bitmeyecektir de…

İnsan olarak çevremize sardığımız hakikatten başka bir gerçekliği görmek istemeyiz. Onu inşa etmek için o kadar çok çaba harcamış ve emek vermişiz ki günün sonunda biri kendi yaşam tarzı ve fikirleri ile onu anlamsızlaştırmaya çalıştığında öfkelenebiliyor ve yıkıcı olabiliyoruz. Ne yani bunca yıl boşuna mı buna inandım ve peşinden koştum? Diyerek içsel olarak kendimize duyduğumuz öfkeyi karşı taraftan çıkartıyoruz. Bugün tüm inanç ve ideolojiler arasındaki savaşların ve kavgaların sebebi tam olarak budur. Hazmedilmemiş gerçeklikler…

Tarih okumayı sever misiniz? Tarihin çarpıtılmış hallerinin farkında mısınız? Aynı savaşı iki ayrı ülkenin tarihinden okumayı denediniz mi hiç? Eskiden bu çok zordu ama şimdi çok basit ulaşabiliyorsunuz bu bilgilere. Yazın Google amcaya hangi savaşa bakmak istiyorsanız, o savaşın bilgisini iki ülkenin tarihinde ayrı ayrı okuyun, göreceksiniz ki ortada bir gerçeklik yok. Bir hakikat yok, bir sen yoksun. Çarpıtılmış ve içi boşaltılmış kahramanlık öyküleri ile yenen ve yenilen krallar var ama asıl olanı kimse anlatmaz, çiftçilerin çocuklarını, annesinin kuzularını, babasının kahramanlarını… Onlar sadece kralların ve komutanların egolarını şişiren tabaktaki meze olmuşlardır her zaman. Bu günümüzde de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır.

Ya Öyle Değilse

İdeal hayat düşlerini sosyal medyada kuran idealist hayatologlar, günün sonunda ciddi bir reddediş yaşayıp, hayal dünyasında ilerlemeyi kendilerine ilke edinmiş bir halde yaşamlarını sürdürüyor. Bunu kendi iç dünyalarında yaşasalar iyi de olayı bütüne yayıp, bir bond çanta içinde uzaydan gelecek kurtarıcıya ait mesajları alıp, duvardan geçmeyi hayal ediyorsa ve bunu da yayıyorsa sorun oluyor. Ve olan da tam olarak bu. Yaşanan da… İnandıkları gerçeklik ile kendi içlerinde şizofrenik yaratımlar gerçekleştirebilirler. Bunu her zaman söylerim, kendinden koparsan, her yerde Meryem’in ve İsa’nın siluetini görebilirsin, Ya öyle değilse, ya Meryem ve İsa yoksa? O zaman ne olacak hakikatin… Gördüğün illüzyonlar, yaptığın meditasyonlar, tuttuğun oruçlar, ettiğin ibadetler, yok ettiğin sen ve var ettiğin tüm öğretiler… Sen mi yalansın? Yoksa seni yok eden düşüncelerin mi? Baktın mı hepsine birden ve yüzleştin mi gerçek sandığın her bir inanç ve öğretiyle. Yoksa inanmak istediğin şeyleri mi seçip yürümek güvende hissettirdi seni? Hangisi sensin, hangisi o ve hangisi diğeri. Gerçeklik var mı? Eğer bir gerçeklik varsa, hanginizin ki en saf ve hakiki gerçek… Uganda’da yaşayan birinden daha doğru bir yolda olduğuna yemin edebilir misin? Ya da Bhutan’da ibadet eden bir çocuktan daha bilge olduğunu düşünür müsün? Belki de Cibuti’deki bir insan çocuğunun ibadetindeki kutsallığı yadsıyabilir misin? Hanginiz en çıplak ya da hanginiz daha çok giyinik? Ya sen kıyafetlerinle çıplak o da bacak arasına sardığı bezle giyinikse, hanginizin gerçekliği evrensel hakikati yansıtıyor olabilir?

Ellerinde sadece mızrakları ve okları olanlara karşı topla, tüfekle gidip orayı işgal edip sömürenler senin içindeki hangi tanrının ya da kötülüğün yansıması olabilir? Egosunu tatmin etmek için hastalıklı şekilde savaşlar açıp binlerce hatta on binlerce insanın ölümüne neden olan o karanlık karakter, senin hangi karanlığının izini yansıtabilir? Her şey senden ise, izler senin yansıman ise ve tanrı senin parçan ya da sen tanrının parçası isen ve onlar da senin gibi bu yolda yolcu ise, kim sıfır noktasında kalma cesareti gösterebilir ki?

Ya Öyle Değilse

İyiliğin muamma olduğu ve kötülüğün de sürekli muamele çektiği bir döngüsü vardır insan çocuğunun. İyilik ve güzellik rahatsız eder onu, çünkü sıkılır, daralır, heyecanını yitirir, orada eylem yoktur ve iyilik de güzellik de sadece olma halidir. Oysa kötülük dediğin şey, sürekli tetikte olmayı gerektirir, şiddeti barındırır, öfkeyi taşır, ölümü rengarenk yapar, tecavüz eder, çalar, çırpar, zulmeder, döngüsü bitmez, her zaman hareket vardır ve beden sürekli uyanık kalır. Zalimleri sever çünkü ondan korkar ve korkuya da tapar insan. Naifsen, eziksindir ve yok sayılırsın. Dünyada da tam olarak yaşanan budur, zalime teslim edilmiş ve sus pus olunmuş bir hayat sürülür ve hakikat zalimlerin iki dudakları arasında kalır.

Güce tapan insanın, güce secde eden insanın, gücü isteyen ve kullanan insanın varoluşundaki en büyük ve karanlık gerçeklik budur. İster inkar eder ve yok sayarsınız, ister kabul eder ve değiştirmenin yollarını ararsınız. Seçim ve yol sizin. Haberiniz olsun, Kral Çıplak… O her zaman çıplaktı ve siz gözlerinizi kapattığınız için onu hep başında tacı, üzerinde kaftanı ile hayal edip durdunuz ve onun önünde eğildiniz. Eğildiğiniz şey her zaman taç ve kaftandı… İnandıklarınız da kaftandan ve taçtan çıkanlardı.

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir