Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

25 Kasım Kadına Şiddet ve Mücadele Günü!

11/26/2020
in İlişkiler Sosyolojisi
0
0
25 Kasım Kadına Şiddet ve Mücadele Günü!

Dünyanın neresinde olursanız olun eğer kadınsanız ve güçsüzseniz her zaman şiddete uğramaya, ezilmeye ve yok sayılmaya mahkum edilirsiniz.

25 Kasım Kadına Şiddet ve Mücadele Günü!

Anaerkil dönemlerin gücünü yitiren kadın ataerkil yapıda erkeğine hizmet etmeyi ve onu mutlu kılmayı kendisine bir vazife olarak görmeye başlamıştır. Bu süreçte dışarıda gücü ile kendi varlığını devam ettiren erkek içeride kendi dünyasını kuran ve devam ettiren kadın üzerinde de güç kaynağı olmaya başlamıştır. Öyle bir an gelmiştir ki ele geçirdiği bu iktidarı kaybetmemek için karşı saldırıya geçmiş onu yok saymış ve baskı kurarak sindirmeye çalışmıştır. Tarihin hangi sayfasını açarsanız açın ortada bir kadın erkek ilişkisi varsa mutlaka güç olan erkeğin kadın üzerindeki baskısını görürsünüz.

Kadına şiddetin tarihçesine bakmak için çok eskilere gitmeye gerek yok. Her an bir şiddet haberi ve eylemi ile karşı karşıyayız zaten. Bu yazıyı yazmaya başladığım andan itibaren şiddet gören kadın sayısı binlercedir. İnternet deryasında biraz araştırma yapayım dedim işte kısaca kadına şiddet ve dünya:

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

  • Avustralya, 2003 yılından beri kadına şiddette %300 büyüme oldu.
  • 6 milyon nüfuslu Nikaragua’da 2011 yılında 37.000 kadına cinsel tacize uğrayıp ve şiddet gördü (kayıt altına alınan).
  • Türkiye’de son 10 ayda 20 sığınma evi açılmış ve bu sığınma evlerinin kapasitesi 1800 kişi oldu.
  • Almanya, Fransa, İngiltere ve Amerika gibi kendisini ileri gören ülkelerde şiddet bir hayli fazla.

Şiddetin özü; erkeğin hayata duyduğu öfke ile başlıyor. Buna ilk bilinen şiddet eylemlerini dikkate alarak yola çıkmak sorunu daha net ve anlaşılır yapabilir. Dışarıda güç ve egemen olan erkeğin bu gücünü evde de kullanması normal bir davranış haline geliyor. Eğitimli ya da eğitimsiz olması fark etmiyor sadece erkek olması ona bu hakkı veriyor. Çok basit bir dille anlatmak gerekirse çocukluğunda bile erkekler şiddete daha meyilliler. DNA’lardan ve genlerden geçen bu şiddet unsuru bilince öyle yoğun kazınmış ki kutsal kitaplarda bile kendisine yer edinir olmuş. Bunu en net ortaya koyan ise Nisa süresi 34. ayettir:

“Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.”

Eh durum böyle olunca memleketimin kadın haklarının istatistiklere yansıyan tarafı da aşağıdaki gibi olmakta.

Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması (TNSA)’a göre; çalışmaya katılan kadınların %39’unun:

  • Kadının yemeği yakması.
  • Kocasına karşılık vermesi.
  • Parayı lüzumsuz yere harcaması.
  • Çocuklarının bakımın ihmal etmesi.
  • Cinsel ilişkiye girmeyi reddetmesi.

Bu gibi durumlardan en az birinin gerçekleşmesinin, kocanın karısını dövmesi için haklı gerekçe oluşturacağını belirtmişlerdir. Doğu’da bu oranın %49, Güneydoğuda da %50’nin üzerinde olduğu saptanmıştır. Şiddete maruz kalan kadınların %78’i bu durum karşısında hiç bir şey yapmayıp, sabrettiklerini belirtmişlerdir.

Ve 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü… 25 Kasım’ı uluslararası mücadele gününe çeviren olay ise 1960 yılında Dominik Cumhuriyetin’de meydana gelmiş. Olayın hikayesi ise şöyle:

Yıl 1960, yer Dominik Cumhuriyeti. 1930’da ülke yönetimini ele geçiren Rafael Trujillo diktatörlük yönetimini sürdürüyordu.

25 Kasım Kadına Şiddet ve Mücadele Günü!

Dominik Cumhuriyeti’nin Cibas bölgesinde dünyaya gelen ve Mirabal Kardeşler olarak tanınan üç kızkardeş Patria, Minerva ve Maria Teresa, eşleriyle birlikte Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veriyordu. Patria 1960 yılının Haziran ayında Clandestine Hareketini kurdu ve diğer kız kardeşler de bu harekete katıldı. Sembol haline geldikleri diktatörlük karşıtı mücadelelerinin çeşitli zamanlarında ağır baskılara maruz kaldılar ve hapis cezalarına çarptırıldılar. 1960 yılının Kasım ayı başlarında Trujillo ülkede iki tehlikenin varlığından söz etti: Kilise ve Mirabal Kardeşler!

Tarih 25 Kasım 1960’dı. Üç kızkardeş tecavüz edilip öldürüldüler. “Araba kazasında”öldükleri duyuruldu. Mirabal kardeşlerin öldürülmesinden bir yıl sonra Trujillo karşıtı hareket, diktatörlüğün sona ermesini sağladı.

Mirabal kız kardeşlerin anısı, özgürlük ve insan hakları için verdikleri mücadele, dünyada ve Türkiye’de insan hakları savunucuları ve kadın hareketleri için bir sembol haline geldi. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, 25 Kasım’ın “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü”olarak benimsenmesini karar altına aldı.(İnsan Hakları Derneği)

Evet, konumuz kadına şiddet fakat işin aslına bakarsanız araştırdıkça bir çıkmazda olduğumuzu fark ettim. Sadece görünür şiddetin haricinde yaşanan o kadar çok adaletsiz davranış var ki hangi birini yazacağımı şaşırdım. En çok ilgimi çekenler:

  • Evden çıkarken kocamdan izin almam gerekiyor yoksa; döver.
  • Çocuklar hasta olduklarında sen onlara bakmıyor musun; döver.
  • Çocuk oyun oynarken düşüp bir yerini yaraladığında çocuğuna sahip çık; döver.
  • Akşam yemek bulamayınca; döver.
  • Eve para getiremeyince; döver.
  • Eve sarhoş gelince; döver.
  • Kendisi başka kadınlarla birlikte olup eve gelince; döver.
  • Cebinde parası olmayınca; döver.
  • Sevmeyince; döver.
  • Cinselliği istemeyince; döver.
  • Yemek tuzlu olunca; döver.
  • Elektrik parası fazla gelince; döver
  • Sağa baktın, sola baktın; döver.
  • İstediğini yapmayınca; döver.

Liste o kadar uzun ve saçma ki bunu yapanın insan olduğundan gerçek anlamda şüphe duyuyorum. Bir de bu dövmenin şiddetli var ki onu nasıl tarif ederim bilmiyorum. Onlarca makale ve araştırma yazısı okudum, ölüme varan şiddet uygulanıyor. En çok can acıtanları, çocukların gözü önünde atılan dayaktan dolayı kadının çektiği acı. Bunu nasıl tarif ederim ve anlatırım bilemedim. Yediği dayağın bıraktığı izden çok çocuğunun içindeki acıyla yanıyor kadın ve onun için gözyaşı döküyor. Gözündeki morluk, çekilen saçları, yerde tekmelenmesi, kafasında kırılan eşyalar, yüzüne inen yumruklar yetmiyormuşçasına yaşadığı işkencenin en büyüğü bunları çocuğunun gözü önünde olması. Peki bunu yapan kişiliksiz hangi tanıma giriyor. Yani nasıl anlatılabilir ki bu şiddeti uygulayanın ruh hali ve kimliği. Bir tane değil ki çözüm bulasın büyük bir çoğunluğu böyle bunların.

Araştırmalarımda özellikle kadına şiddetin baskın olduğu zamanlar ‘din’ ön plana çıkıyor. Yerleşik gelen tüm dinlerin içinde bu baskıyı ve kadın erkek eşitsizliğini ve dayağı meşru kılan yazılar var. Kabile yaşamı süren topluluklarda kadına yönelik şiddet olmadığı gibi kadın bulunan obada yönetici güçtür ve kutsal bir varlıktır. Orta Asya Türkleri’nden, Afrika’nın derinliklerindeki kabilelere, Aborjinler’den, Amerika’daki yerli halklara kadar tüm yaşam modellerini incelediğimde ortay böyle bir sonuç çıktı. Dinler, kadını erkeği cennetten çıkartan ve şeytan ile işbirliğine giden bir varlık olarak tanımlar ve erkekler bunun diyetini de kendi Havva’sından yani eşinden, sevgilisinden çıkartır. Bu çektiğim çilenin nedeni sensin diyerek. Bu komik ama gerçek bir tespittir. Bilinçaltında sürekli olarak kadına şiddet ve cezalandırma isteği vardır. Bunu da kendisine hak görmektedir.

25 Kasım’da belki de sloganlar şu şekilde değişmeli:

“Erkek sevgiyi ve şefkati öğrenmeli!”

“Erkek dediğin merhametli olmalı!”

“Ey Erkek, Sevgi en büyük erdemdir, hayatı mutlu kılmayı öğren.”

“Sen bir Aslan değilsin, aslanlar sevgi ve asalet taşır. Sevmeyi bil.”

“Hayat, sadece sana değil bütün toplumlara yük bu yüzden yükünün acısını benden değil birlikte bu yaşamdan çıkartalım.”

Sanırım adına demokrasi, sosyalizm, şeriat, krallık, diktatörlük her dersek diyelim önce bu rejimleri oluşturan sistemlerin içini de temizlememiz gerekir. Eğitim sistemlerini baştan aşağı değiştirmek ve tarih kitaplarında savaşları, kaç kişiyi öldürdüğümüzü, kaç ülkeyi işgal ettiğimizi değil, tarihimizde kaç güzel iş yaptığımızı, hangi sanatsal ve bilimsel gelişmeleri gösterdiğimizi, tarihin sayfalarına kaç sanatçı kattığımızı ve onların yaşamlarını öğretelim.

25 Kasım Kadına Şiddet ve Mücadele Günü!

Erkeklere savaşmayı değil sevgiyi, sanatı, aşkı ve dokunmanın salt güzelliğini gösterelim.

Dünya üzerinde şiddeti yok etmenin yolu ‘Şiddete Hayır’ değil; ‘Sevgiye Ve Eşitliğe Evet’ diyerek elde edilir. Şiddete hayır demek; şiddet var herkes yapıyor bende yapabilirim demektir. Olmasını istediğiniz şey ile yola çıkın. ‘Sevgiye Evet’…

25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü değil “25 Kasım Kadın Gerçekliği İle Hayata Bakmanın ve Farkındalığın Günü” olmalı. Mücadele varsa savaş ve şiddet devam eder. Siz mücadele ettikçe direnç ve şiddet buna paralel olarak gelişim gösterir. Sevgi ile yoğrulmuş eşit ve paylaşımcı bir dünya için…

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir