Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni hâli de beğenmeyebiliyorlar.
Özellikle erkeklik üzerinden baktığımızda bu çelişki daha görünür hale geliyor. Bir dönem güçlü, kararlı, baskın ve sert erkek figürü idealize edilirken, başka bir dönemde aynı özelliklerin önemli bir bölümü baskıcılık, tahakküm, toksik erkeklik veya kontrolcülük olarak eleştirilmeye başlandı. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı elbette gerekliydi. Şiddet, zorbalık, kontrol, kıskançlık ve kadının hayatı üzerinde hak iddia etmek savunulabilecek özellikler değildir.
Fakat bir davranışı eleştirmekle, o davranışın arkasındaki bütün karakter özelliklerini sorunlu ilan etmek arasında ciddi bir fark var.
Kararlılık baskıcılık değildir.
Özgüven kibir değildir.
Koruyuculuk sahiplenmek değildir.
Liderlik tahakküm değildir.
Duygusallık da güçsüzlük değildir.
Sorun, bu özelliklerin birbirine karıştırıldığı yerde başlıyor.
Erkeklerden yıllarca “daha yumuşak”, “daha anlayışlı”, “daha duyarlı” olmaları istendi. Bunun sonucunda erkeklerin duygularını ifade edebilmesi, kadınla ilişkisini bir güç mücadelesi olarak görmemesi ve kendi davranışlarını sorgulaması gibi önemli kazanımlar ortaya çıktı.
Fakat bir süre sonra başka bir sorun ortaya çıktı.
Erkeğin sertliğini törpülerken kararlılığını da törpülemeye başladık.
Baskıcılığı ortadan kaldırmaya çalışırken özgüveni de şüpheli hale getirdik. Tahakkümü eleştirirken liderlik duygusunu da sorguladık. Kontrolcülüğü reddederken sorumluluk alma becerisini de zaman zaman aynı torbaya koyduk.

Sonra karşımıza daha çekingen, daha fazla onay arayan, karar vermekten kaçınan, çatışmadan korkan ve sürekli olarak “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye düşünen bir erkek profili çıktı.
Ve bu kez aynı erkek “kararsız”, “özgüvensiz”, “fazla naif”, “pasif”, “çekiciliğini kaybetmiş” veya sosyal medyanın popüler ifadelerinden biriyle “prenses erkek” olarak tanımlanmaya başladı.
İşte fırtınayı dindirenlerin rüzgârsızlıktan şikâyet etmesi tam da burada ortaya çıkıyor.
Fakat meseleyi yalnızca kadınların erkeklerden beklentisi olarak görmek de doğru değil.
Çünkü erkeklik dediğimiz şey de kadınlık gibi toplumsal olarak öğrenilen bir kimlik. Erkek çocuk daha küçük yaşta ne kadar güçlü olması gerektiğini, nasıl konuşacağını, ne zaman ağlayabileceğini, nasıl davranacağını, ne kadar risk alacağını ve kadınlarla nasıl ilişki kuracağını öğreniyor.
Dolayısıyla bugün ilişkilerde gördüğümüz erkek profili yalnızca bireysel tercihlerden oluşmuyor.
Aile var.
Okul var.
Arkadaş çevresi var.
Medya var.
Popüler kültür var.
Sosyal medya var.
Ekonomik koşullar var.
Ve bütün bunların içinde sürekli değişen bir erkeklik tarifi var.
Bir dönem “Adam dediğin güçlü olur” deniyor.
Sonra “Erkekler duygularını ifade etmiyor” deniyor.
Erkek duygularını ifade etmeye başladığında bu kez “çok hassas” bulunuyor.
Karar verdiğinde “baskıcı” olabiliyor.
Karar vermediğinde “kararsız” oluyor.
Risk aldığında “sorumsuz” bulunabiliyor.
Risk almadığında “özgüvensiz” deniyor.
Sesini yükselttiğinde “toksik”.
Sustuğunda “pasif”.
İşin içinden çıkmak gerçekten zor.
Buradaki temel sorun belki de erkeklerin hangi özelliklere sahip olması gerektiğinden çok, insanların birbirlerinden sürekli olarak nasıl olmaları gerektiğini istemesi.
İlişkilerde birbirimizi anlamaktan çok birbirimizi tasarlamaya çalışıyoruz.
Kadın erkeği değiştirmek istiyor.
Erkek kadını değiştirmek istiyor.
Aile çocuğu değiştirmek istiyor.
Çocuk ailesinin beklentilerine göre kendisini değiştirmeye çalışıyor.
İşveren çalışanı kendi istediği karaktere dönüştürmek istiyor.
Sosyal medya ise herkese nasıl görünmesi gerektiğini anlatıyor.
Böyle bir dünyada insanın kendisi olarak kalması gerçekten zorlaşıyor.
Üstelik erkeklerden beklenen değişim yalnızca kadınlardan gelmiyor. Erkekler de birbirlerinin erkekliğini sürekli olarak tanımlıyor. “Adam gibi davran”, “erkek ol”, “güçlü dur”, “ağlama”, “geri adım atma”, “kazanan ol” gibi ifadeler erkeklik üzerinde yıllardır çalışan güçlü bir toplumsal baskının parçaları.
Dolayısıyla bugün bir erkeğin yalnızca kadınların beklentileri nedeniyle değiştiğini söylemek de doğru olmaz.
Erkekler birbirlerini de yetiştiriyor.
Ve bazen birbirlerini yanlış biçimde yetiştiriyorlar.
Bir erkeğin güçlü olması gerektiğini söylemek ile güçlü olmanın ne anlama geldiğini öğretmek aynı şey değildir.
Güç, başkasını susturmak değildir.
Güç, kendi öfkesini yönetebilmektir.
Kararlılık, başkasının karar hakkını ortadan kaldırmak değildir.
Kararlılık, kendi kararının sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Liderlik, herkesin sana itaat etmesi değildir.
Liderlik, gerektiğinde sorumluluğu üstlenebilmek ve başkalarının da kendi kararlarını verebilmesine alan açabilmektir.
Bu ayrımları yapmadığımızda erkeklik tartışması sürekli olarak iki uç arasında gidip geliyor.
Bir tarafta eski erkeklik kalıplarının savunulması, diğer tarafta bu kalıpların tamamının reddedilmesi.
Oysa insan bundan çok daha karmaşık.
Bir erkek hem güçlü hem şefkatli olabilir.
Hem kararlı hem anlayışlı olabilir.
Hem duygularını ifade edip hem sorumluluk alabilir.
Hem risk alabilir hem sonuçlarını düşünebilir.
Hem kendi sınırlarını koruyup hem karşısındaki insanın sınırlarına saygı gösterebilir.
Bunların birbirinin zıttı olduğunu düşünmek, aslında bizi hâlâ aynı eski cinsiyet kalıplarının içinde tutuyor.
Üstelik kadınlardan da sürekli çelişkili beklentiler istiyoruz.
Güçlü kadın istiyoruz ama fazla güçlü olduğunda “erkeksi” diyoruz.
Bağımsız kadın istiyoruz ama bağımsızlığını ilişkiye yansıttığında “ilişki kuramıyor” diyebiliyoruz.
Kendi kararlarını veren kadın istiyoruz ama bizim istediğimiz kararları vermediğinde onu eleştirebiliyoruz.
Dolayısıyla mesele yalnızca erkeğin değişimi değil.
Kadın ve erkek birbirlerinden ne beklediklerini de yeniden düşünmek zorunda.
Çünkü modern ilişkinin temel problemi bazen “erkek nasıl olmalı?” ya da “kadın nasıl olmalı?” sorularında değil; “Ben karşımdaki insanı neden olduğu gibi kabul etmek yerine sürekli başka birine dönüştürmeye çalışıyorum?” sorusunda yatıyor.
Burada kabul etmekten kastım her davranışı onaylamak değil.
Şiddeti kabul etmek zorunda değiliz.
Saygısızlığı kabul etmek zorunda değiliz.
İhaneti, manipülasyonu, kontrolcülüğü veya sorumsuzluğu kabul etmek zorunda değiliz.
Bir insanın karakterine saygı göstermek, onun her davranışını kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, sağlıklı ilişkinin önemli bir parçası sınır koyabilmektir.
Fakat sınır koymak ile karşımızdaki insanı yeniden biçimlendirmek arasında da fark vardır.
“Bana şiddet uygulayamazsın” bir sınırdır.
“Benim istediğim gibi davranacaksın” ise kontrol olabilir.
“Beni aşağılamanı kabul etmiyorum” bir sınırdır.
“Bundan sonra tam olarak benim istediğim erkek olacaksın” ise başka bir şeydir.
İlişkiler bu ayrımın kaybedildiği yerde yorulmaya başlıyor.
Sonra insanlar birbirlerinden şikâyet ediyor.
Kadın “Erkekler artık erkek değil” diyor.
Erkek “Kadınlar artık kadın değil” diyor.
İki taraf da geçmişteki bir erkeklik veya kadınlık biçimini özlüyor olabilir.
Fakat özlenen şey çoğu zaman gerçekten geçmiş değildir.
Geçmişin seçilmiş bir görüntüsüdür.
Çünkü geçmişte de mutsuz evlilikler vardı. Şiddet vardı. Aldatma vardı. Kadının ekonomik bağımlılığı vardı. Erkeğin duygularını ifade edememesi vardı. Boşanmanın önündeki toplumsal baskılar vardı. İnsanların istemedikleri ilişkilerde kalmak zorunda olduğu durumlar vardı.
Dolayısıyla geçmişin bütün ilişkilerini daha sağlıklı, bugünün bütün ilişkilerini daha bozuk kabul etmek de gerçekçi değildir.
Bugünün problemi başka.
İnsanların önündeki seçenekler çoğaldı ama beklentiler de çoğaldı.
Eskiden ulaşılması zor olan insanlara bugün birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Sosyal medya bize sürekli başka insanların bedenlerini, ilişkilerini, evlerini, tatillerini ve hayatlarını gösteriyor. Böylece insan yalnızca kendi partnerini değil, aynı anda binlerce alternatif hayatı da görüyor.
Bu da ilişkiyi bir tüketim nesnesine dönüştürme riskini artırıyor.
“Daha iyisi var mı?”
“Bundan daha güzeli olabilir mi?”
“Daha güçlü biri?”
“Daha zengin biri?”
“Daha çekici biri?”
“Daha romantik biri?”
İnsan karşısındaki kişiyi tanımaya çalışmak yerine sürekli alternatiflerle karşılaştırmaya başladığında, ilişki de bir seçim ekranına dönüşüyor.
Bu noktada erkeklik ve kadınlık tartışması da aynı tüketim mantığına teslim olabiliyor.
“Doğru erkek.”
“Doğru kadın.”
“Alfa erkek.”
“Sigma erkek.”
“Yüksek değerli kadın.”
“Prenses erkek.”
İnsanları etiketledikçe onları anlamayı kolaylaştırdığımızı düşünüyoruz. Oysa çoğu zaman yalnızca karmaşık insanları basit kategorilere sıkıştırıyoruz.
İnsan etiket değildir.
Bir erkeğin hayatının bir döneminde kararsız davranması onun bütün kişiliğinin kararsız olduğu anlamına gelmez.
Bir kadının güçlü olması onun sevgisiz olduğu anlamına gelmez.
Bir erkeğin duygusal olması güçsüz olduğunu göstermez.
Bir kadının bağımsız olması ilişki kuramayacağı anlamına gelmez.
İnsanı tek bir özelliğine indirgediğimiz anda, artık insanı değil, kendi kategorimizi görmeye başlarız.
Belki artık birbirimizi değiştirmek yerine birbirimizi anlamaya çalışmanın zamanı gelmiştir.
Erkeğin içindeki fırtınayı tamamen susturmak yerine, o fırtınanın nereye yöneldiğini anlamak.
Kadının gücünü tehdit olarak görmek yerine, o gücün neye dönüştüğünü anlamak.
Birbirimizin karakterini söndürmek yerine, karakterimizin nasıl daha sağlıklı bir biçimde ortaya çıkabileceğine bakmak.
Çünkü mesele rüzgârın hiç esmemesi değil.
Mesele, fırtınanın yıkıcı olmak zorunda olmadığını öğrenebilmek.
Ve belki de modern ilişkilerin ihtiyacı olan şey yeni bir “ideal kadın” veya “ideal erkek” tanımı değildir.
İhtiyacımız olan, birbirini insan olarak görebilen iki yetişkindir.
Birbirimizi değiştirmeye çalışmayı bıraktığımızda, belki de ilk kez karşımızdaki insanın kim olduğunu gerçekten görmeye başlayacağız.







