Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

İlişkilerde birbirimizi anlamaktan çok birbirimizi tasarlamaya çalışıyoruz.

09/11/2026
in İlişkiler Sosyolojisi
0
0
Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni hâli de beğenmeyebiliyorlar.

Özellikle erkeklik üzerinden baktığımızda bu çelişki daha görünür hale geliyor. Bir dönem güçlü, kararlı, baskın ve sert erkek figürü idealize edilirken, başka bir dönemde aynı özelliklerin önemli bir bölümü baskıcılık, tahakküm, toksik erkeklik veya kontrolcülük olarak eleştirilmeye başlandı. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı elbette gerekliydi. Şiddet, zorbalık, kontrol, kıskançlık ve kadının hayatı üzerinde hak iddia etmek savunulabilecek özellikler değildir.

Fakat bir davranışı eleştirmekle, o davranışın arkasındaki bütün karakter özelliklerini sorunlu ilan etmek arasında ciddi bir fark var.

Kararlılık baskıcılık değildir.

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

Bir orta sehpanın hikayesi

Özgüven kibir değildir.

Koruyuculuk sahiplenmek değildir.

Liderlik tahakküm değildir.

Duygusallık da güçsüzlük değildir.

Sorun, bu özelliklerin birbirine karıştırıldığı yerde başlıyor.

Erkeklerden yıllarca “daha yumuşak”, “daha anlayışlı”, “daha duyarlı” olmaları istendi. Bunun sonucunda erkeklerin duygularını ifade edebilmesi, kadınla ilişkisini bir güç mücadelesi olarak görmemesi ve kendi davranışlarını sorgulaması gibi önemli kazanımlar ortaya çıktı.

Fakat bir süre sonra başka bir sorun ortaya çıktı.

Erkeğin sertliğini törpülerken kararlılığını da törpülemeye başladık.

Baskıcılığı ortadan kaldırmaya çalışırken özgüveni de şüpheli hale getirdik. Tahakkümü eleştirirken liderlik duygusunu da sorguladık. Kontrolcülüğü reddederken sorumluluk alma becerisini de zaman zaman aynı torbaya koyduk.

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Sonra karşımıza daha çekingen, daha fazla onay arayan, karar vermekten kaçınan, çatışmadan korkan ve sürekli olarak “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye düşünen bir erkek profili çıktı.

Ve bu kez aynı erkek “kararsız”, “özgüvensiz”, “fazla naif”, “pasif”, “çekiciliğini kaybetmiş” veya sosyal medyanın popüler ifadelerinden biriyle “prenses erkek” olarak tanımlanmaya başladı.

İşte fırtınayı dindirenlerin rüzgârsızlıktan şikâyet etmesi tam da burada ortaya çıkıyor.

Fakat meseleyi yalnızca kadınların erkeklerden beklentisi olarak görmek de doğru değil.

Çünkü erkeklik dediğimiz şey de kadınlık gibi toplumsal olarak öğrenilen bir kimlik. Erkek çocuk daha küçük yaşta ne kadar güçlü olması gerektiğini, nasıl konuşacağını, ne zaman ağlayabileceğini, nasıl davranacağını, ne kadar risk alacağını ve kadınlarla nasıl ilişki kuracağını öğreniyor.

Dolayısıyla bugün ilişkilerde gördüğümüz erkek profili yalnızca bireysel tercihlerden oluşmuyor.

Aile var.

Okul var.

Arkadaş çevresi var.

Medya var.

Popüler kültür var.

Sosyal medya var.

Ekonomik koşullar var.

Ve bütün bunların içinde sürekli değişen bir erkeklik tarifi var.

Bir dönem “Adam dediğin güçlü olur” deniyor.

Sonra “Erkekler duygularını ifade etmiyor” deniyor.

Erkek duygularını ifade etmeye başladığında bu kez “çok hassas” bulunuyor.

Karar verdiğinde “baskıcı” olabiliyor.

Karar vermediğinde “kararsız” oluyor.

Risk aldığında “sorumsuz” bulunabiliyor.

Risk almadığında “özgüvensiz” deniyor.

Sesini yükselttiğinde “toksik”.

Sustuğunda “pasif”.

İşin içinden çıkmak gerçekten zor.

Buradaki temel sorun belki de erkeklerin hangi özelliklere sahip olması gerektiğinden çok, insanların birbirlerinden sürekli olarak nasıl olmaları gerektiğini istemesi.

İlişkilerde birbirimizi anlamaktan çok birbirimizi tasarlamaya çalışıyoruz.

Kadın erkeği değiştirmek istiyor.

Erkek kadını değiştirmek istiyor.

Aile çocuğu değiştirmek istiyor.

Çocuk ailesinin beklentilerine göre kendisini değiştirmeye çalışıyor.

İşveren çalışanı kendi istediği karaktere dönüştürmek istiyor.

Sosyal medya ise herkese nasıl görünmesi gerektiğini anlatıyor.

Böyle bir dünyada insanın kendisi olarak kalması gerçekten zorlaşıyor.

Üstelik erkeklerden beklenen değişim yalnızca kadınlardan gelmiyor. Erkekler de birbirlerinin erkekliğini sürekli olarak tanımlıyor. “Adam gibi davran”, “erkek ol”, “güçlü dur”, “ağlama”, “geri adım atma”, “kazanan ol” gibi ifadeler erkeklik üzerinde yıllardır çalışan güçlü bir toplumsal baskının parçaları.

Dolayısıyla bugün bir erkeğin yalnızca kadınların beklentileri nedeniyle değiştiğini söylemek de doğru olmaz.

Erkekler birbirlerini de yetiştiriyor.

Ve bazen birbirlerini yanlış biçimde yetiştiriyorlar.

Bir erkeğin güçlü olması gerektiğini söylemek ile güçlü olmanın ne anlama geldiğini öğretmek aynı şey değildir.

Güç, başkasını susturmak değildir.

Güç, kendi öfkesini yönetebilmektir.

Kararlılık, başkasının karar hakkını ortadan kaldırmak değildir.

Kararlılık, kendi kararının sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Liderlik, herkesin sana itaat etmesi değildir.

Liderlik, gerektiğinde sorumluluğu üstlenebilmek ve başkalarının da kendi kararlarını verebilmesine alan açabilmektir.

Bu ayrımları yapmadığımızda erkeklik tartışması sürekli olarak iki uç arasında gidip geliyor.

Bir tarafta eski erkeklik kalıplarının savunulması, diğer tarafta bu kalıpların tamamının reddedilmesi.

Oysa insan bundan çok daha karmaşık.

Bir erkek hem güçlü hem şefkatli olabilir.

Hem kararlı hem anlayışlı olabilir.

Hem duygularını ifade edip hem sorumluluk alabilir.

Hem risk alabilir hem sonuçlarını düşünebilir.

Hem kendi sınırlarını koruyup hem karşısındaki insanın sınırlarına saygı gösterebilir.

Bunların birbirinin zıttı olduğunu düşünmek, aslında bizi hâlâ aynı eski cinsiyet kalıplarının içinde tutuyor.

Üstelik kadınlardan da sürekli çelişkili beklentiler istiyoruz.

Güçlü kadın istiyoruz ama fazla güçlü olduğunda “erkeksi” diyoruz.

Bağımsız kadın istiyoruz ama bağımsızlığını ilişkiye yansıttığında “ilişki kuramıyor” diyebiliyoruz.

Kendi kararlarını veren kadın istiyoruz ama bizim istediğimiz kararları vermediğinde onu eleştirebiliyoruz.

Dolayısıyla mesele yalnızca erkeğin değişimi değil.

Kadın ve erkek birbirlerinden ne beklediklerini de yeniden düşünmek zorunda.

Çünkü modern ilişkinin temel problemi bazen “erkek nasıl olmalı?” ya da “kadın nasıl olmalı?” sorularında değil; “Ben karşımdaki insanı neden olduğu gibi kabul etmek yerine sürekli başka birine dönüştürmeye çalışıyorum?” sorusunda yatıyor.

Burada kabul etmekten kastım her davranışı onaylamak değil.

Şiddeti kabul etmek zorunda değiliz.

Saygısızlığı kabul etmek zorunda değiliz.

İhaneti, manipülasyonu, kontrolcülüğü veya sorumsuzluğu kabul etmek zorunda değiliz.

Bir insanın karakterine saygı göstermek, onun her davranışını kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, sağlıklı ilişkinin önemli bir parçası sınır koyabilmektir.

Fakat sınır koymak ile karşımızdaki insanı yeniden biçimlendirmek arasında da fark vardır.

“Bana şiddet uygulayamazsın” bir sınırdır.

“Benim istediğim gibi davranacaksın” ise kontrol olabilir.

“Beni aşağılamanı kabul etmiyorum” bir sınırdır.

“Bundan sonra tam olarak benim istediğim erkek olacaksın” ise başka bir şeydir.

İlişkiler bu ayrımın kaybedildiği yerde yorulmaya başlıyor.

Sonra insanlar birbirlerinden şikâyet ediyor.

Kadın “Erkekler artık erkek değil” diyor.

Erkek “Kadınlar artık kadın değil” diyor.

İki taraf da geçmişteki bir erkeklik veya kadınlık biçimini özlüyor olabilir.

Fakat özlenen şey çoğu zaman gerçekten geçmiş değildir.

Geçmişin seçilmiş bir görüntüsüdür.

Çünkü geçmişte de mutsuz evlilikler vardı. Şiddet vardı. Aldatma vardı. Kadının ekonomik bağımlılığı vardı. Erkeğin duygularını ifade edememesi vardı. Boşanmanın önündeki toplumsal baskılar vardı. İnsanların istemedikleri ilişkilerde kalmak zorunda olduğu durumlar vardı.

Dolayısıyla geçmişin bütün ilişkilerini daha sağlıklı, bugünün bütün ilişkilerini daha bozuk kabul etmek de gerçekçi değildir.

Bugünün problemi başka.

İnsanların önündeki seçenekler çoğaldı ama beklentiler de çoğaldı.

Eskiden ulaşılması zor olan insanlara bugün birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Sosyal medya bize sürekli başka insanların bedenlerini, ilişkilerini, evlerini, tatillerini ve hayatlarını gösteriyor. Böylece insan yalnızca kendi partnerini değil, aynı anda binlerce alternatif hayatı da görüyor.

Bu da ilişkiyi bir tüketim nesnesine dönüştürme riskini artırıyor.

“Daha iyisi var mı?”

“Bundan daha güzeli olabilir mi?”

“Daha güçlü biri?”

“Daha zengin biri?”

“Daha çekici biri?”

“Daha romantik biri?”

İnsan karşısındaki kişiyi tanımaya çalışmak yerine sürekli alternatiflerle karşılaştırmaya başladığında, ilişki de bir seçim ekranına dönüşüyor.

Bu noktada erkeklik ve kadınlık tartışması da aynı tüketim mantığına teslim olabiliyor.

“Doğru erkek.”

“Doğru kadın.”

“Alfa erkek.”

“Sigma erkek.”

“Yüksek değerli kadın.”

“Prenses erkek.”

İnsanları etiketledikçe onları anlamayı kolaylaştırdığımızı düşünüyoruz. Oysa çoğu zaman yalnızca karmaşık insanları basit kategorilere sıkıştırıyoruz.

İnsan etiket değildir.

Bir erkeğin hayatının bir döneminde kararsız davranması onun bütün kişiliğinin kararsız olduğu anlamına gelmez.

Bir kadının güçlü olması onun sevgisiz olduğu anlamına gelmez.

Bir erkeğin duygusal olması güçsüz olduğunu göstermez.

Bir kadının bağımsız olması ilişki kuramayacağı anlamına gelmez.

İnsanı tek bir özelliğine indirgediğimiz anda, artık insanı değil, kendi kategorimizi görmeye başlarız.

Belki artık birbirimizi değiştirmek yerine birbirimizi anlamaya çalışmanın zamanı gelmiştir.

Erkeğin içindeki fırtınayı tamamen susturmak yerine, o fırtınanın nereye yöneldiğini anlamak.

Kadının gücünü tehdit olarak görmek yerine, o gücün neye dönüştüğünü anlamak.

Birbirimizin karakterini söndürmek yerine, karakterimizin nasıl daha sağlıklı bir biçimde ortaya çıkabileceğine bakmak.

Çünkü mesele rüzgârın hiç esmemesi değil.

Mesele, fırtınanın yıkıcı olmak zorunda olmadığını öğrenebilmek.

Ve belki de modern ilişkilerin ihtiyacı olan şey yeni bir “ideal kadın” veya “ideal erkek” tanımı değildir.

İhtiyacımız olan, birbirini insan olarak görebilen iki yetişkindir.

Birbirimizi değiştirmeye çalışmayı bıraktığımızda, belki de ilk kez karşımızdaki insanın kim olduğunu gerçekten görmeye başlayacağız.

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Kutsal Bir Masalın Anatomisi Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış - Anneler Günü Kutlaması

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Vitrindeki pembe tüllerin, özenle paketlenmiş kutuların ve "kutsal" ilan edilmiş o sarsılmaz kürsülerin ardında, aslında çok daha derin, sessiz ve...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir