Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Anlaşmalar, onaylanma ve kabul görme

05/26/2017
in İlişkiler Sosyolojisi
0
0
İyi bir çocuk olursan, sana şunları yaparım, bugün yaramazlık yapmazsan beni üzmezsen sana şeker vereceğim. Aile ile başlayan bu anlaşma yolculuğunda içsel olarak sürekli uyku modunda yaşamaya başlıyor çocuk.
İçinden yaramazlık yapmak gelse de -ki çocuğun doğasında var oyun oynamak ve oyunda sınırları ortadan kaldırmak- sırf yapılan anlaşmalar neticesinde karakterinden ve yaşanmışlığından ödünler verip; onaylanma, kabul görme ve fark edilme arzularının temelini atıp, karakterini bozuyor.

Sonra okula başlıyoruz. Dersine çalışırsan iyi not alırsın, çalışmazsan düşük not alıp tembel olarak nitelendirilirsin. Ders çalışırsan hem ailenin hem de öğretmenin gözüne girer ve akıllı bir çocuk olursun. Burada da anlaşmalar bizi zorlayıcı bir hal alıyor. Çünkü sağ lobu çok iyi çalışan bir çocuktan sayısal derslerden başarı bekliyoruz, sol lobu iyi çalışan bir çocuktan da görsel sanatlardan başarı talep ediyoruz. Burada çocuk kendi gerçekliklerinden ziyade eğitim sisteminin ve ailesinin istediği alanlarda başarılı olmak için anlaşmalar yapıyor.

Sonra da arkadaşlıklar giriyor devreye. Özveride bulunduğun müddetçe, elindekini paylaştığın sürece, karşındakini dinlediğin kadarıyla arkadaş ve dost oluyorsun. Birazcık kendin olsan, bencillikle suçlanmaya başlıyorsun. Bütün bunları deneyimlememek içinse kendi içinde bir anlaşma yapıyorsun ve sürüye dahil oluyorsun. Dışlanmamak, yalnız kalmamak ve üzmemek adına yaptığın anlaşmalarla sen olmayan bir sen ile bütün arkadaşlarınla ilişkilerini devam ettiriyorsun.

Ve büyüdükçe anlaşmaların farklılaşıyor. İş yerindeki anlaşmaların, daha çok daha çok verdikçe, vazgeçtiğin SEN’lerle, çalışma saatlerinden özgürleşerek yaptığın fedakarlıkla bir başka anlaşmaya teslim edip kendini bir kez daha yitiriyorsun. Farkında mısın? Hayatın içinde yaptığın anlaşmaların seni nerelerden kopardığının ve nereye götürdüğünün. Değil misin? O zamanda başlıyor evlilikteki senin yolculuğu. Evlenince, iyi bir eş, eşinin kurallarına riayet eden sen, aile kavramını ayakta tutmanın sorumluluğu, iyi günde, kötü günde birlikte olma yemini, hastalıkta sağlıkta ait olma sözü, anlaşmalar, Biten sevgiye rağmen, sadece anlaşmalar ile yürütülen evlilik kavramı. Çocuk için kalma, anne için kalma, baba için kalma, söz ver düzeleceğim sözü ile yapılan anlaşmalar derken burada da ömür bitip gidiyor. Anlaşmalar, anlaşmalar ve anlaşmalar içimizi saran ve burkan bir sürü verilmiş söz ve onların bizdeki yansımaları. Anlaşmaları neden yapıyoruz hiçbir fikrimiz yok. Ama iyi olmamız gerekiyormuş, kabul görmemiz gerekiyormuş gibi bir zorunluluğa teslim olmuş bir anlaşma zinciri içinde yitip giden BİZ varız.

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

Evlilik içindeki anlaşmalara birde çocuk giriyorsa onunla da anlaşmalar yapılıyor. İyi bir çocukluk geçirmesini sağlama, eğitim hayatı boyunca ona bakma, her sıkıştığında yardım etme, ömür boyu onun mutluluğu için kendini sorumlu tutma, her sıkıştığında yanında olma sözü verme gibi sorumluluk ve anlaşma zincirleri ile bir imparatorluğu yok ediyoruz.

Sadece çocuklarımıza değil hayat floramızda yer alan herkesle anlaşmamız var. Komşuyla olan anlaşma, bakkal ile olan anlaşma, hayvanlarla olan anlaşmalar ve uzar gider liste. Birde devletle olan anlaşmalar var bu arada. Seninle hiç ilgisi olmayan bir sistemi verginle, faturalarınla, bedeninle ve çocuğunla (askerlik, mecburi görevler vb.) koruma ve besleme anlaşması. Yaptığın hiçbir şey ile bağlantısı olmayan bir sistemin senin yaptığın işten vergi altında sürekli olarak paralar alması ve seni koruyacağım ve sana hizmet vereceğim sözlerine karşılık senden aldığı para ile ürettiği hizmeti sana tekrar satıp birde onun vergisini alması bir başka anlaşmayı size dayatıyor. Vermediğinde seni cezaevine gönderecek ve sana baskı uygulayacak bu anlaşma hayatında yaptığın bütün anlaşmalardan daha ağır ve göze batmayan bir anlaşma olarak var hayatında. Sadece o ülkede doğdun diye yaptığın anlaşmanın da bedeli de bu oluyor.

Bir sonraki anlaşma ise artık ölüyorken geçmişinle iyi dualar ve güzel sözler alabilmek için feda ettiğin senlerin anlaşması oluyor. Rahmetliyi nasıl bilirdik “iyi bilirdik” sözü için kaybedilen kimliğimizin, bütün anlaşmalarımızın son noktası ve ağırlaştırılmış yaşam deneyimimizin bir yansıması olarak duruyor karşımızda.

Bütün bu anlaşmaları iptal edersek kendimiz için, nasıl biri olacağız. İyi bir çocuk mu? İyi bir anne baba mı? İyi bir kardeş mi? İyi bir çalışan ya da patron mu? İyi bir komşu ya da vatandaş mı? Yoksa çok kötü biri mi olup çıkacağız? Bütün bu tanımlar kime ve neye göre olacak sizce? Başkasına göre biz mi? Bize göre başkaları mı?

Bütün anlaşmaları iptal edip, kendi gerçekliğimizi ve ne istediğimizi ortaya koymaya var mısınız? Nasıl diye sormadan, sadece başkaları için biri olmayı bırakıp, BEN’in mutluluğu için adım atarak bütün anlaşmaları iptal etmeye hazır mısınız? Yoksa, bu bağımlı hayatlarınızda mutlu olup, yaşamlarınıza; kabul görme dürtüsü ve onaylanma duygusunu tatmin ederek, sürüyle yaşamaya devam mı etmek istiyorsunuz? Seçimlerinizle yolculuğunuz sizin AN’daki yansımanız. Uyanan ve uyuyan varlığınıza teşekkür edip, artık kendiniz için yola çıkın. Kaybedeceğiniz tek şey, acılarınız ve mutsuzluklarınız olacaktır…

İPTAL…

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir