Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bana sevgiyi anlat Evlat

10/01/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
1
Bana sevgiyi anlat Evlat

Evlat kelimesini oldum olası çok severim. Tanrısal bir koruma ve sevgiyi içinde barındırıyor gibi gelir her daim. İnsan çocuğu sevgiyi ilk olarak ebeveynlerinden öğrenir. Yani onlar ne kadar biliyorsa sevgiyi, o kadar tanır sevgi denen kavramı çocuk. Onların deneyimlettiği kadar tanımlar ve bilir bu duyguyu. Onlarla büyür, onlarla içselleştirir bu kavramı. Sevgiyi nasıl deneyimlediyse onu hakikat kabul eder ve büyür ve o da sevmeye başlar… Burada başlar, sevginin asıl yolculuğu…

Bana sevgiyi anlat Evlat

Bir gün babama şöyle bir cümle kurmuştum, “Baba, beni nasıl sevdiğini hatırlamıyorum, hiç görmedim ve hissetmedim sevdiğini” o da şöyle bir cevap vermişti, “Evlat, ben babamın saçımı okşadığını bile hatırlamıyorum, sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum ki”. Evet sevgiyi vermenin nasıl bir şey olduğunu bilmeden büyümüş birinden sevgisini göstermesini beklemek pek akıllıca olmuyor değil mi? Ama çocuksun işte ve böyle şeyleri bilmiyorsun. Sevmeyi ve sevgiyi biliyorsun. O doğada var, hayvanlar arasında var, hayvanlar ve bitkiler arasında var ve tabi ki insanlar arasında da var. Kimilerinde karşılıksız kimilerinde ise karşılıklı idi… Ama babam sevginin ne olduğunun bilinmediği bir coğrafyada büyümüştü. Onun sevgiyle olan berdelini ödemiştik dört kardeş. Sadece baba mı? Tabi ki değil… Anne de bu filmde başrolde idi… Sadece bana mı aitti bu öykü? Değil tabi ki… Çevremdeki çok sayıda arkadaşım, yaşıtım ve tanıdığım kişi aynı sevgi tanımları arasında büyümüştü.

Bana sevgiyi anlat EvlatBüyümek dedim de hayat büyüdükçe öğrenilen bir şey biliyorsunuz değil mi? Ben büyüdükçe ve yaş aldıkça çevreme bakarak ne olmamam gerektiğini öğrenmiştim. Her ne olursa olsun, sonsuz ve sınırsız sevgimle çevremdekilere akıp duracaktım. Böyle söz vermiştim kendime. Tüm insanları aynı güzellikte seviyordum, yanlış yapsalar, canımı yaksalar bile sevmekten vazgeçmiyordum. Nedenlerim vardı, kedi seviyorsan tırmalamasına katlanacaksın diyordum. Kedi tırmalar, köpek ısırır, kuş gagalar, insan da benzer şeyler yapar bu onun doğasında var, o tırmalayıp kanatıyor diye sevmekten vaz mı geçeceksin diyordum kendime. Sevmekten vazgeçebilir misin? Sevmekten vazgeçilir mi? Vazgeçmedim, vazgeçemedim.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Sevmek bana göre böyle bir şeydi. Büyüktü, kocamandı, iki kolunu sonuna kadar açıp arkada kavuşturmaya çalışmaktı, çocuklar gibi gökyüzüne bakıp yıldızlar kadar seviyorum demekti. Varoluşu böyle seviyordum. Sonra…. Sonra büyümeye başladım, büyüdüm dememe bakmayın çok ama çok büyüdükten sonra, herkesi sevmenin ahmakça olduğunu fark ettim. İnsanlığı çok sevmek, kendime yaptığım en büyük işkence idi. İnsan sevdiğinin acı çekmesine katlanamaz ya insanlığın acı çekmesine katlanamadım hiçbir zaman. Çocukların, kadınların, babaların acı çekmesini yüreğim görmezden gelemedi bir türlü. Ebeveynlerin göstermekten imtina ettiği sevginin bende patlayan yansıması mıydı bu yaşadığım? Yoksa gerçekten cennette tanrıya baş kaldırıp, bu insanlar için bir şeyler yapman gerekiyor diyerek yeryüzüne inen bir meczup muydum bilemiyorum? Bildiğim tek bir gerçeğim vardı, yeryüzündeki tüm insanlar için sevgi adına yapılacak bir şeylerin olduğuydu.

Bana sevgiyi anlat Evlat. Bana sevmeyi anlat… Selvi boylum al yazmalım filmindeki bir repliği her zaman çok sevmişimdir “”Sevgi neydi; sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti”, sevgi için emek vermek mi? Sevginin olduğu yerde emek, iyilik, dostluk güzellik zaten vardı ve sen sevgi olursan hepsi kendiliğinden oluyordu. Çocuğu yola atladığı için korkup ona tokat atan, kızan ve bağıran ebeveynler garip gelir bana. Sevgi varsa derinlerde taşıdığın bir coşku vardır ve o seni her daim huzurda tutar, tutmalı hatta. Korkun bile sevginin önüne geçmemeli, ürkütmemeli sevdiğini. Sevmeyi bilmeyenlerin doluştuğu dünyada sevginin her bir harfini anlatmak için çok emek vermek gerekiyor. Çünkü sen karşındakini ne kadar seversen o kadar ceptesin ve kullanılabilirsin algısı da insan çocuğunun en büyük zaafı olmakta.

sevgi neydi

Küçücük bir çocuk bile sevgi ve korku arasındaki farkı bilip, sevgisinden emin olduğu kişinin yanında bütün yaramazlıklarını yapar ve korktuğu kişinin yanında ise çekimser kalır ve gizli gizli yapar yapmak istediği her şeyi… İşte sevginin sahneye konulmuş en salt gerçekliğini burada net görebilirsiniz.

Seviyor musun? Öyleyse sevgini göster?

Sarılırsın ama onun dünyasında sevgi sarılmayla gösterilecek bir şey değildir, duymak ister ona bağıra bağıra sevdiğini söylemek zorundasın…

Sevdiğini söylesen bir işe yaramaz çünkü onun dünyasında sevgi maddi olarak gösterilmesi gereken bir şeydir ve pahalı hediyeler almak zorundasın

Sevdiğini göstermek için pahalı hediyeler alırsın ama onun dünyasında sevgi dile gelmediği ve ifade edilmediği müddetçe sevgi değildir ve ona sevgini ifade ederek anlatmak zorundasın…

Zorundasın…
Zorundasın çünkü sevdiğin kişinin sevgiyi anlama şekli çok farklı olabilir. Hepsini bir arada verebilme bilgeliğin yoksa ne olacak peki? İşte şu an dünyada olan tam olarak budur. Birinden sarılma, diğerinden söz, bir başkasından ise maddiyat alarak tamamlamaya çalışıyor insan çocuğu. Sevgi emekti, çok çalışman gerekiyordu. Sevgi güzellikti o güzelliği ortaya çıkarman için dil dökmen gerekiyordu, sevgi iyilikti ve sarıp sarmalaman gerekiyordu. Sevgi böyle bir şeydi evlat ve sen sevginin tüm hallerini öğrenip gözyaşıyla dünyaya bakmayı öğrendin işte.

sevgi emekti

Ben sevgiyi böyle anlatmaya çalışıyorum ama Psikanalist Erich Fromm, sevgiyi insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak, kişideki aktif ve yaratıcı gücün kaynağı bir enerji olarak ve bu söz konusu yaratıcılıkla sevmeyi de bir sanat olarak tanımlar. Bu çerçevede sevgiyi biyolojik kaynağı ne olursa olsun beş türde sınıflandırır: kardeşçe sevgi, anaç sevgi, cinsel sevgi, öz sevgi ve tanrı sevgisi. Sevginin türleri ve türevlerinin üzerine çıkabilir mi insan? Yani tüm varoluşu aynı coşku ve tarzda sevebilir mi? Bu mümkün müdür?

Sevgi neydi? Bana sevmeyi anlatabilir misin Evlat? Sanırım insan çocuğu dünyadaki her şeyi kısacık cümleler ile anlatmayı başarabilir ama, sevgiyi, aşkı ve ölümü anlatmaya kelimeleri yetmez. O yüzden, sevin, aşık olun ve ölün. Başka bir tanıma ve anlatıma gerek yok diyorum. Sevin, aşık olun ve ölün… Hayat bu kadar basit ve güzel… Sonsuz sevgi ve aşk ile…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir