Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bugün duygulardan; Sevgi

01/24/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
1
Bugün duygulardan; Sevgi

Duyguların şahıdır sevgi. Her yanımızı sarıp sarmalayan varoluşun özüdür sevgi. İnsanın ilk hissettiği, deneyimlediği, anladığı duygudur sevgi. Peki sevgi insanın gerçekliğinde nerede duruyor?

İlk sevgi… Anne ile karşılaşmada akan sevgidir. O ilk karşılaşmaya geçen süre ne kadar uzaksa tüm ömre yayılan sevilmeme duygusu da o kadar yoğun oluyor. Buna, annenin o çocuğa hamile iken yaşadığı sevgi travmalarını da ekleyebiliriz. Çocuk, fetüs döneminde o sevgiyi özü ile hatırlar ve bilir. Bu döneme ait çok fazla teori olsa da yumurta sperm birleşmesi ile ortaya çıkan ilk nüve duyguların tohumların atıldığı yer olmakta. Annenin ruh halinin çocuğa sirayet etmesi ile başlayan sevgi ve güven kavramı, çocuğun büyüdüğünde en büyük koruyucu gücü olmakta.

Bugün duygulardan; Sevgi

Neyi seviyoruz ve sevgi için neler yapıyoruz? Tanımları; taşı, toprağı, yeri, göğü karıştırmadan sadece insan üzerinden ilerleyerek yapalım. Bu tanımları yaparken, binlerce insan ile olan sohbetlerin özetini kullanacağım. Haliyle yazının gidişi de yer yer sohbet şekline bürünecek.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Sevginin insan hayatındaki en büyük girdabı, sevilmek için sevgiyi vermekten başlıyor. Sevgisini o kadar çok dağıtıyor ki karşılığında o sevgiyi alamadığında, bencilleşip içine kapanıyor ve sevgi verdiği insanlara karşı içsel bir öfke besliyor. İyi de o insanlar senden bu sevgiyi talep etmediler ki sen onların seni sevmesi için bu sevgiyi arsızca verip durdun onlara ve günün sonunda sevgiyi beklemen kadar komik bir durum yok farkında mısın? Bu sevgi türü “kendi içsel değersizliğini örtmek” için sevgiyi kullanmak demek benim için…

Bir sonraki sevgi tanımı ise kendisini aşırı seven ve diğer insanları harcayan ve sevilmeyi seven tiplerin yaşadığı sevgi modeli var. Bunlar da kibir ve ego ile bezeli bir sevgiyle kutsanmış gibi dolaşır dururlar etrafta. İşin ilginç yanı bu halleriyle de popülerdirler çevrelerinde. İçsel bir kıskançlık ile sarılırlar ve imrenilecek bir karakter görünümü sunarlar. Fakat bu sevgi kelebeklerinin kendilerine yüklediği aşırı değerli ve kendimi seviyorum balonlarını patlatacak güçlü bir çuvaldız geldiğinde darmadağın olur kalırlar orta yerde.

Bugün duygulardan; Sevgi

Ve sevginin merhamet boyutunda kendisini açığa çıkartan hali var. O da acıma duygusunun baskınlığı ile çevresindeki herkesi sevmenin yanı sıra onların varlıklarının hizmetçisi olmasının da yolunu açıyor. Beni sevin çünkü sizi seviyorumcuların bir üst versiyonu olan merhametli seviciler, hayatlarındaki herkese saçlarını süpürge etmeyi seven, içsel olarak acı çeken ve kalpleri kırık, bedenleri yorgun ama olsun sevilecek çok şey var diye yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Sevgi sadece insana olmuyor tabi. Maddeye duyulan sevgi var. Paraya, eşyaya, eve, arabaya duyulan sevginin bir ölçüsü de yok. Sahip olma dürtüsü ne kadar baskınsa yani özdeğer ne kadar düşükse ve insan ilişkileri ne kadar kötüyse, maddeye duyulan sevgi de o kadar yüksek oluyor. Çünkü sahip olduğu her maddi varlıkla çevresinde sevgi ve takdir toplayarak gücüyle insanların üzerinde bir yer ediniyor kendisine, madde sevgicileri. Sevgiyi bu şekilde deneyimleyenler için sevginin göstergesi de alınan/verilen hediyeler oluyor. Hediye ne kadar büyük ve gösterişli ise sevgi de o kadar büyüktür.

Sevgiyi duyarak yaşayanlar var bir de. Onlara sevgiyi göstermeniz için dile getirmeniz gerekir. Onlar da sevgisini ifade etmeyi severler. Hediye almanız, dokunmanız ve sarılmanız, onun için bir şeyler yapmanız hiçbir şey ifade etmez. Duymadıkları sevgiyi kendi içlerinde bir yere yerleştiremezler ve siz de ifade problemi varsa, deli gibi de sevseniz bunu ifade etmediğiniz sürece sevgisiz biri olarak görülürsünüz.

Bugün duygulardan; Sevgi

Sevgi, insan yaşamının mimarisinin temelidir. Aynı zamanda o temel üzerine inşa edilen yapının iskeletidir, kaplamasıdır ve dışa yansıyan yüzüdür. Her şeyin içinde sevgi vardır ama insan için sevgi, erişilmesi gereken bir duygudur. Çünkü çocukluğundan itibaren sevgi için bir şeyler vermesi gerektiğini öğrenir. Sistemin (aile, okul, toplum vb)  istediği gibi olduğu müddetçe sevgi gösterilerine maruz kalan ve sistemin dışına çıktığında yani yaramazlık yaptığında cezalandırılan insan günün sonunda o sevgi için bir mücadele vermesi gerektiğini öğrenir. Bu bir başka yazının konusu o yüzden burada bu konuyu kapatıp sevginin insan varlığındaki yansımalarına devam edelim.

Sevgi, seviyeleri olan bir haldir. Yemek yemeyi sevmekle bir insanı sevmek. Çocuğunu sevmekle bir kıyafeti sevmek. Bir kediyi/köpeği sevmekle yağmurlu havayı sevmek aynı tatmin duygusunu yaratmaz içeride. İnsan sevgiyi dokunarak, hissederek, koklayarak, duyarak ve görerek deneyimler. Duyguları tetikleyen şeylerin temelinde hislerimiz aktif rol oynuyor. Burada algı sistemleri devreye giriyor (görsel, işitsel, dokunsal/kinestetik). Sevgi mimari bir şaheser aslında onu doğru yapılandırmak gerekiyor hayatımızda. Birini sevdiğimizde ya da birinin bizi sevmesini istediğimizde bütün bu detayları biliyor olmamız gerekiyor. Sevdiğimiz için bir şey yapmak onu anlamak demektir. Maddeyi seven birine söz ile sevgiyi anlatmanız bir anlam ifade etmeyeceği gibi, işitsel algı sistemine sahip birine de hediye alarak sevginizi gösteremezsiniz. Tanışmak ile değil tanımak ile mümkün olur sevgi bunu her zaman hatırlayın.

Sevgi… Bir zamanlar arkadaşımla sohbet ediyordum, hayatında olan kişiyi çok sevdiğini ve onun için her şeyi yaptığını fakat günün sonunda sevdiği kişinin onu terk ettiğini söylemişti. Ne yaşadın diye sorduğumda aldığım cevaptan siz kendi sonuçlarınızı çıkartabilirsiniz diye düşünüyorum. Gelelim hikayeye; arkadaşım sevdiği kişi için öncelikle kendisinden vazgeçmişti; onun sevdiği yemekleri yapıyor, onun sevdiği müzikleri dinliyor, onu mutlu edecek ritüelleri yapıyor, onun sevdiği filmleri ve maçları izliyor ve onun sevdiği takımı tutuyor yani aslında sevdiği kişi oluyor… Günün sonunda karşıdaki kişi zaten kendisi ile hemhal olduğu bir hayat içerisinde aynı ritüelleri ve şeyleri tekrarlamaktan yorulmuş olsa gerek, oyundan çıkmayı seçerek gidiyor. Arkadaşım bu durum karşısında şok yaşıyor. Ona göre her şey en mükemmel haliyle yürüyordu çünkü. Onun sevdiği filmi açıp, onun sevdiği içeceği ve çerezleri masaya dizip onun sevdiği gibi yayılıp onun sevdiği gibi yaşamak. Bir insan daha ne isteyebilirdi ki. Fakat ilişkinin bu yönü ağır gelmiş olmalı ki terk etmeyi kendisine bir zorunluluk hissedip gitmiş o kişi.

Bugün duygulardan; Sevgi

Yukarıdaki hikayeyi okuduğunuzda hayatınızda sevgi uğruna daha doğrusu sevilmek uğruna verdiğiniz tavizleri görebiliyor musunuz? Sarı rengi çok seviyorsunuz diye tüm yaşamınızı sarı yaparsanız bir müddet sonra sarıya kusar siyaha bürünürsünüz. Sevgi de böyle bir hal aslında insanlık için, kararında ve yeterince daha çok kendin olarak ama bencilleşmeden verilmeli…

Sevginin bir de insanlık içine nüfuz ettirilmeye çalışılan ruhsal boyutu var. Ruhsallığı insanlık tersten anladığı için orada da kendisini aciz bir kul gibi görmeyi seçiyor. Ruhsallıkta sevginin tek makamı yaratıcı görünür ve orada sen yoksundur. Yahu ben yoksam yaratıcı da yok zaten, ben sevmezsem, görmezsem, bilmezsem o nasıl var olabilir ki? İnsanın sevgi de kendisine yaptığı en büyük ihanettir bu hal. Maddeyi, insanı, bedeni, zevki, şehveti sevmeden varlığını terk ederek, yaratıcının mutlak sevgisine erişmek! Aşkın aşkınlığı olarak tanımlayıp bu durumu içinde varlığın nimetlerinden yoksun bir yaşam sürdürmek. Bu pek de yaratıcının talep ettiği bir durum değil aslına bakarsanız. Neden mi? Çünkü ölüm sonrasında sana cennet diye bahşettiğine inandığı yerde olanlar, burada eksilttiğin şeylerden daha büyük de ondan. İnsan kendi varlığının orucunu tutarak ilahi olan aşka kavuşamaz. İnsan sevginin en üst notasına çıkarak o aşka erişebilir. Orada kalmayı başarma derdi olmadan üstelik. Sürekli en yüksek sesle şarkı söyleyemezsiniz, nakaratların bazı yerlerinde çıkış yapar sonra düz ses dönersiniz. Oraya tekrar çıkmak için nefes alır, es verir, enstrümanların ortamı şenlendirmesini beklersiniz ve zamanı geldiğinde tekrar o seviyeye çıkarsınız. İnsanlar sevgi dahil tüm duyguların en üst seviyede hayatında var olmasını istiyor çünkü inandıkları yaratıcının ona cennette sunduğuna inandığı şey bu. Oysa öyle bir cennet yok bunu da fark etmesi gerekiyor. Sevginin kendisi cennet ve insan krallığında her an her yerde o cenneti yaşayan canlılar seyir halinde zamanı ve anı dolduruyor.

Bugün duygulardan; Sevgi

Sevgi, ilahi tanımlara ihtiyaç duymayan, sıradan, değerli, özgün bir duygudur. Sevilme arzusu da aynanın simli tarafında dolaşan ve simleri kaldırdığında açığa çıkan bir başka haldir. Sevilmeyi arzulayan kişi entrikalı (ben öyle diyorum) sevgisini bırakıp, gerçek sevgi haliyle ortaya çıktığında ve sevin beni dediğinde içsel olarak dengeye gelecektir.

Sevginin kaybetme korkusuyla modellenen bir türü daha var. Kaybetme korkusu yüzünden bütün varını yoğunu karşı tarafa akıtmaktan başka, çevresinde asıl onu seven insanları da gözden çıkarıp kırabilme gücü de veriyor. Bununla ilgili de çok örnek sayabilirim. Ellili yaşlarda bir çift ile sohbet ettiğimde; adamın arkadaşları için yaptıklarını ve eşiyle çocuklarını mağdur etmesinin arkasındaki nedenin kaybetme korkusu ile bezenmiş sevgi olduğunu fark ettirmiştim onlara. Evin ihtiyacı olan yüz lirayı eşine vermeyip arkadaşının ihtiyacı olan iki yüz lirayı tamamlamak için gidip borç alıp elindeki parayı da vermesinin ardında, sevgi olduğunu söylediğinde gülmüştüm. Aslında o sevgi değildi yalnız kalma ve kaybetme korkusu yüzünden varlığını terk edişti. Tek farkı vardı, onu seven ve terk etme ihtimali olmayan insanları gözden çıkartması.

Evet sevgiden konuşmaya devam ediyoruz. Sevgiyi yaşama şeklimiz ona biçtiğimiz değer ve yüklediğimiz anlamlarla farklılaşıyor. Sevginin travmatik bir hale büründüğü yerlerden biri de sevgiyi talep ettiğimiz yer ile sevginin geldiği yer arasındaki bağlantısızlık noktası oluyor. Birini çok seviyorsunuz ama o sizi hiç sevmiyor ve görmüyor. Aksi gibi biri de sizi çok seviyor ama siz onu sevmiyor ve görmek istemiyorsunuz. Bu kısır döngü içerisinde sevdiğiniz kişiye erişememek sizi depresyona sokuyor fakat sizi seven kişiye izin verseniz belki de çok daha farklı bir deneyim yaşıyor olacaksınız ama öyle devam etmiyor hikaye.

Sevginin; anne, baba, çocuk, eş, arkadaş, dost, hayvan yani türler arasındaki bağlantısı da ayrı bir konu. Bu yazıda birazcık sevgiyi ve onu yaşayış şeklimizi anlatmayı denedim. Bu kadarla bitecek bir tanıma da sahip değil ya sevgi siz bu kadarına razı gelin artık… Yolunuz sevgi olsun, iziniz de. İnsan sevmeyi ve sevilmeyi seven bir varlık. Sevgi böcekleri gibi herkesi sevin diyemeyeceğim çünkü az önce dediğim gibi sizi çok seven birini hayatınıza dahil etmeme ve onu sevmeme hakkınız var. Bu yüzden gerçekten sizi mutlu edecek ve sevgiyi size hissettirecek deneyimler yaşamanız için, sevgiyi içinizde yalansız ve maskesiz yaşamanızı diliyorum. Sevgi içinizde yalansız ve maskesiz olursa yani kendi iç dünyanızda entrika olmazsa, dışarıda da saf sevgi kendisini açığa çıkartmış olacak. Kendinize sorun, sevgiyi nasıl yaşıyor, yaşatıyor, deneyimliyor ve deneyimletiyorum. Kendinizle yüzleştikten sonra etrafınızdaki maskeleri görün ve gülümseyin. Sevgi maskesizdir ve saftır. Saflıkta kalın.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir