Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bugün duygulardan, Utanmak

04/12/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp… Çocukluğumuz bu kavramlar üzerine inşa edilerek büyütüldük. Bizi utandırma, bu yaptığından dolayı ailen olarak utandık, yaptığından utandın mı? Utanmadın mı bunu yapmaya? Bence utanmalısın! Ve daha birçok utanç hakkında özlü sözler ile büyümeye çalıştık. Kime ve neye göre belirleniyordu utanmak kavramı bunu çocukken pek anlayamıyordum fakat sonradan bunun da bir elalem hikayesi olduğunu fark ettim. Fark ettim ama iş içten çoktan geçmişti. Utanç duyacağım çok fazla şeyle yüzleşip, utan diyenlerin utanmazlığı içinde büyütmeye çalıştım çocukluğumu.

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Peki neydi utanç? TDK diyor ki; “Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duymak, mahcup olmak:” Onursuzluk mu? Ve bir başka tanımı da “Çekinmek” bu biraz daha naif görünüyor. Haydi ilk tanım üzerinden ilerleyelim biraz, onursuz sayılacak ve gülünç olacak ne kadar uç iki hal değil mi? Gülünç duruma düşerken utanabilmek insani bir davranış fakat onursuz (neye ve kime göre) bir davranış sergileyen birinin utanç duyacağını düşünmek çok mantıklı gelmedi birden. Onur ve utanç birbirine çok bağlantılı görünüyorsa da onursuz insanların utanmak duygusu ile bir bağının olmadığı gün gibi aşikar.

Haydi utanç duygusunu biraz daha farklı bir alana taşıyalım. Çünkü utanç, tek penceresi olan duygulardan biri değil.  Onun da çok sayıda penceresi ve katmanı var kendi içinde. Varlık olarak büründüğümüz yedi katlı deryada utanç duygusu da yedi katmanlı bir şekilde tezahür ediyor hayatımızda. Duyguların yarattığı travmaların çözümü için duygunun kök sebebini de bulmanız gerekiyor. Peki utanç duygusunun kök sebebi ne olabilir? Aile ve terbiye mi dediniz? O sadece bir detay bu hikayede ve belki de en belirleyici olanı ama diğerlerini de bir duyun isterseniz. Haydi başlayalım, utanç duygusu ile tanışmaya…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

İlk katmanımız, maddi varlığımız, sahip olduklarımız, servetimiz, paramız, evimiz, yaşadığımız yer, doğduğumuz yer yani köklerimiz ile ilgili. İlk utanç duyduğumuz yer sahip olmadıklarımız ile başlar. Ailemiz, kökenimiz, inancımız (azınlıkta isek), oturduğumuz ev, kıyafetlerimiz, ayakkabımız, telefonumuz (günümüzün bir başka utanç konusu) yani kısaca sahip olamadığımız ve üzerimize uymadığını düşündüğümüz şeylerden utanç duyarız. Bunu çocuklar ve ergenler de görebilirsiniz, ailesinden utanırlar. Onların giyinişlerinden, konuşmalarından, yaşlarından yani gördüğü ve idealize ettiği aile yapısına uymadıkları için onlarla görünmekten utanırlar ve içinde oldukları bu durumdan dolayı da ciddi anlamda bir çatışma yaşarlar içlerinde.

Sonra ikinci katman geliyor, burası cinselliğimiz ve bedenimizle ilgili. Cinsel arzulardan, bedenin şeklinden, kadınlığından, cinsel eğiliminden yani özetle kendi varlığından utanç duymak öne çıkıyor. Bu katman yani cinsellik ve arzular; toplumun, inancın ve ideolojilerin baskısı ile şekilleniyor. Ahlaksızlığın hüküm sürdüğü coğrafyalarda en büyük ahlaksızlığı yapanların bekçiliğini yaptığı namus kavramı, utanç duygusu ile kendisini var ediyor. Aslına bakarsanız, utanmayı en çok bu ahlaksız ve onursuz insanlar dünyaya dayatıyor çünkü o zaman kendi ahlaksızlıkları sizin utanç duygunuz nedeniyle görünmüyor. Utancın en büyüğü olarak cinselliği gören Katolik kilisesi en çok pedofilinin ve eşcinsel ilişkinin yaşandığı yer olduğunu biliyor muydunuz? Dünya genelinde binlerce rahip, pedofili ve eşcinsel ilişki yüzünden fişlenmiştir ve birçoğu görevlerine halen devam ediyor… Bizdeki durumları da basından takip edebilirsiniz. Utanmanın, arsızların eline geçtiği dünyada ne yazık ki her birey kendisini suçlamaktan ve suçluluk duygusu ile kendisini affettirmeye çalışmaktan bu yozluğu göremiyor ya da görmezden gelip kendi utancının günahıyla yaşamayı seçiyor.

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Bir sonraki utanç katmanı ise eylemlerimizin sonucu ortaya çıkan başarısızlığın getirdiği utanç duygusu oluyor. Ne, 6 kere 7= 43 mü? Utanmadın mı bunu söylerken? Utanmak… İstanbul ne zaman fethedildi? 6 Ekim 1923 mü? Bunu da mı bilmiyorsun? Hiç utanman yok mu? Liseye gidiyorsun! Oğlum/kızım bu okulu bitir bizi utandırma! Seni oralara gönderiyoruz, başar ve bizi utandırma! Başaramamanın utanması olur mu? Oluyor. Başaramadığımızın utangaçlığı en kötü olanı çünkü parasızlığımızın özgüvensizliği kadar ağır bir yükü yükler sırtımıza. Yüzümüzü kara çıkarma! Elinden geleni yap! Haydi bakalım, başınızı öğe eğdirip, utançtan kıpkırmızı yapacak bir başka deneyim daha, başarısızlığın utancı. Biz bu dünyayı duyguların karanlık yanlarını deneyimlemek için gelmedik fakat her birey en sevmediği ve nefret ettiği bu duyguları ve onların bileşkelerini hem kendilerine hem de çocuklarına yaşatmak için elbirliğine gider ve dünyayı utancın merkezi haline getirir. Başaramamanın utancıdır bunun adı…

Geldik dördüncü katmandaki utanca. Bu görece daha masum bir utanç gibi görünse de içten içe öldüren ve yalnızlaştıran bir özelliğe sahiptir. Sevginin ve sevmenin utancı ya da utangaçlığı. Utanma duygusunun bir mıh gibi yerleştiği kalbimiz ve bilincimiz günün sonunda sevgisini ifade edecek özgürlüğü bulamadığı için sevdiği kişiyi kaybedecek kadar özgüven yoksunu haline getirir insanı. Buradaki utanç, sevilmediği duygusunun da beslenmesine sebep olur ve değersizliğin en derin hallerini yaşatır insana. Hayatın ne çok oyunu var bizimle değil mi? Yoksa hayatı biz mi böyle çetrefilli bir oyun haline getiriyoruz? Altı üstü sevmek yahu, onun neyinden utanacağız ama öyle değil işte kazın ayağı, her yerine bir perde takıp ar ve namusla birleştirip, utancın en derin hallerini bir şekilde yaşatıyor bize. Sevmekten utanır hale geliyoruz ve sevgisizliğin düşmanlığını büyütüyoruz içimizde. Utanmak ve sevmek yan yana gelmesi bile suç iken utanç içinde kalabiliyoruz sevginin orta yerinde.

Ah o kelimeler keşke hep en doğru zamanda en doğru yerde çıksa ağzımızdan ama öyle olmuyor bazen. İfadenin yarattığı utanç ise hayat katmanımızın beşinci kapısını aralıyor bize. Konuşmanın utanmazlığı… Büyüklerin yanında öyle konuşulmaz, ayıp… Utanmalısın! Büyükler? Anneye/babaya öyle şeyler söylenmez, ayıp… Utanmalısın! Öğretmene öyle cevap verilmez, ayıp… Utanmalısın! Kendini ifade etmeye her türlü engelin konulduğu yerde haddini bilmeyenlere (anne/baba/öğretmen vb. kim olduğunun bir önemi yok) kendi düşüncelerini söylemek utanç kaynağı olarak görünüyor. Utanmalısın, utanç duymalısın. Bir de bilinçaltında yatan fantezilerin ya da düşlerin (cinsellikte dahildir buna) utanç duyularak ya da duyulmayarak ifadesi var. Günümüz sosyal medya dünyası haline geldi ve birçoğumuz sosyal medyanın klavyeler arkasındaki gizli dünyasında bu fantezilerin ifade edilme şekilleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Bazen paylaşımlarda bu fantezilerin ifşa edilmiş hallerine denk geliyorum, normalde o cümleyi karşısındaki kişinin yüzüne ifade edemeyecek kişiler, utancın en üst notasına çıkarak uç isteklerde bulunabiliyorlar. Hatalı cümle kurduğu için alaya alınıp utananlar, utandığı için aklına gelen cümleyi kuramayanlar, gelin olduğu için yaşadıklarını ifade etmeye utananlar, uğradığı şiddeti utandığı için anlatamayanlar, tacize hatta tecavüze uğradığı için utanç duyup bunu çevresi ile paylaşamayanlar hepsi ama hepsi bu kapıda kendi varlıklarının cehenneminde yanıp kül oluyorlar. Utanmanın daha çok can yaktığı yerdir bu katman ve acıması da yoktur. Ya anlatır suçu işleyeni afişe eder ya da utanır anlatmaya ve kendisinden utanç duyacak daha fazla kişinin var olmasına izin verir, insan. Seçim burada yine insanın elinde bir kapı kilidi olarak duruyor, açıp gitmek ile kapalı kapılar arkasında kalıp yavaş yavaş ölmenin seçimi…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Başıma bunların geleceğini biliyordum, benim yüzümden oldu, ben yaptım, tüm suç benimin yarattığı utanç duygusu var ki bu da altıncı katmanımızla kendisini açığa çıkartıyor. Burası biraz daha enayiliğimizin utancıyla ilintili aslında. Gördüğümüz ama görmezden geldiğimiz, bildiğimiz ama bilmeyi kabul etmediğimiz, fark ettiğimiz ama reddettiğimiz deneyimler sonrasında oluşan ve ahmaklığımıza bir ödül olarak yerleşen utanç duygusu. Karşımızdaki kişinin yapmasından utanç duyacağı ama onun utanmadan arsızca hareket ettiği ve bizim bir insana yakıştıramayıp kendimizde duyduğumuz utanç duygusudur. İçsel olarak sahip olduğumuz temel insani vasıflar bize durmamız gereken yeri gösterir ve biz buna uyarız. Fakat kendimizin gördüğü dünyayı herkesin gördüğünü varsayarak hareket etmek gibi ahmakça bir davranışı da en çok burada kullanırız. İnsan olan bunu yapmaz, o yapıyor ama ben utanıyorum dediğiniz olaylara bakın, orada utanması gereken gerçekten siz misiniz? Yoksa eylemi gerçekleştiren kişi mi? Utanç duyulacak şeyleri bu seviyede çok güzel yorumlayabiliyoruz ancak ona uyacak bilgeliğe herkesin sahip olduğu gibi gerçekçi olmayan bir inancı da taşıyoruz içimizde. İnsan acıkınca yemek yer! İnsan susayınca su içer! Uykusu gelince de uyur (ne kadar zorlasa da bir an gelir devrilir) gibi insani vasıflarla bir tutuyoruz ne yazık ki etiği, erdemi, sevgiyi, barışı, iyiliği yani insana dair olan tüm güzellikleri… Ancak, insanlığın büyük çoğunluğu ki buna çocukları da dahil edebilirsiniz bu güzelliklere sahip olmadan hatta sahip olmayı geçin onların farkında bile olmadan yaşayıp ölüyorlar. Bu yüzden utanç duygunuzun bu kapısını kırıp atın hatta duvarlarınızı da yıkın ve dünyanın en çıplak halini yorumlamadan görün ve utancınızdan özgürleşin…

Gelelim son katmanın utancına… İstemenin utancı… Başkasında olmayan şeyleri görüp onlara sahip olmanın utancı. Dünyaya yetememenin utancı. Tüm insanlığı, hayvanları, doğayı kurtaramamanın utancı. İlahi bir güce sahip olduğunu düşünüp, onunla bir şey yapamamanın; yani ruhsal başarısızlığın utancı. Bu utanç tüm insanlığın varoluşuyla ilgilidir. Yedi katmanlı utanç yolculuğunda dünyadan ve benliğinden bağımsız yaşanan bir utançtır ve başkalarının işlediği suçların da utancını yaşatır içinde. İnsanlığından utandığı yerdir burası çünkü bilir ki insan olan, bu kadar kötülüğü bu dünyaya yapamaz hatta yapmamalıdır… Bu katmandaki utanç da diğer katmanlarla aynı sonuca götürür bizi ve suçluluk duygusunu besler. Kendimizi suçlarız… Suçluluk duygusu da bağımlılıklarımızı tetikler, alkol, sigara, seks, kumar, madde, eşya bağımlılığı adına her ne derseniz deyin bir şekilde kendimizi cezalandırma yoluna gideriz ve utanç duygumuzu bunlarla yenip cesaret elde etmeye çalışırız. Çoğu yerde cesaret için alkol alıp aslan kesilen kişilerden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Aslında alkol orada cesaret vermez, utanma duygusunu besleyen duvarı yıkar ve kişinin benliğini ortaya salar. Ayıldığında yaptıklarına şahit olduğunda ya da birileri kendisine anlattığında o yıkılan duvarlar yeniden inşa edilir ve tekrar utanç duygusu açığa çıkar. Yolculuk bu şekilde devam eder durur…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Her bir katmandaki detayları çoğaltabiliriz hatta her biri için bir hikaye bile yazabiliriz fakat özünde şunu fark etmeliyiz ki utanç duygusu; bize toplumun aile ve eğitim sistemi ile dayattığı, çoğu yerde zarar veren ve bizi ezip yok eden bir duygudur. Utanç duygusunu kaldırırsak geriye ahlaksızlık kalır diye düşünmeyin, erdemi koyduğunuz yerde ne ahlaksızlıktan ne de utanç duygusundan bahsedebilirsiniz. Henüz çocuk deneyecek yaşta iken öğretilen utanç kavramı yerine, toplumsal yozlaşmanın karşısında nasıl durulması gerektiği anlatılırsa dünya daha güzel bir yer haline gelecektir. Çocuklarınıza utanmayı ve utanç duygusunun yarattığı suçluluk duygusuyla yaşamayı değil, erdemli olursa dünyanın ne kadar güzel bir yer olacağını anlatın, işte o zaman aradığınız cenneti inşa etmeye başlarsınız. Seçim sizin, ya ateşinizle daha fazla alanı yakıp yıkmaya devam edersiniz ya da su olup damla damla çoğalarak fidanlardan ormanlar doğurursunuz an be an…

Ahlaksızlığıyla sizlere utanç duygusu yaşatanları  görün ve ışığınızla onların karanlığını aydınlatın… Bugün olmazsa yarın mutlaka doğacak olan güneşe onlar da eşlik etmek zorunda kalacaklardır. Yolunuz açık olsun…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir