Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Cennetim ve Cehennemim

05/23/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0

Derler ki sağ omuzundaki melek; sevaplarını, sol omuzundaki melek ise günahlarını kaydeder… Ya öyle değilse… Sol omuzumdaki melek, hayatımda yaşadığım tüm mutlulukları ve sevinçleri kaydediyorsa ve sağ omuzumdaki melek, tüm acılarımı ve korkularımı… Sonrasında bunları hatırladığımda yaşadığım sevinç; cennetim, acı ise cehennemim oluyorsa… Cenneti ve cehennemi bu bedende her an yaşıyorsam…

Cennetim ve Cehennemim

“Kaç gelecek kopartır insan kendi yaşamından”, bunu hesaplamaya başladığımda, kaç acı varsa yaşadığı ve kaç korku varsa biriktirdiği o kadar yarını eksiltir hayatında gibi bir sonuca vardım. Geçmişin geleceğe alacak olarak kaydettiği korkular, kaygılar, acılar, kayıplar, duygular, eksiklikler ve yoksunluklar sağ omuzun yükü olup, geleceğin bütününden can alacaklı oluyor. Çocuğunu kaybetmemiş birisinin, çocuğunu kaybetmiş bir anne ya da babaya acını anlıyorum demek kadar anlamsız ve çaresizdir yaşadığımız acıların içimizdeki şiddeti. Zaten o acılar değil midir? Travmalar yaşatır bize, can yangınlarımız çoğaltır, sancımıza sancı ekler. İşte buna cehennem diye tanım koymuşlar eskiler… Şeytanımız, acımızın kaynağını besleyen yaşanmışlıklarımız oluyor, ecelimiz ise o şeytanla iş birliğine girip bedenimizi tüketen düşüncelerimiz…

Cennete ve sadede geleyim birazcık. Sevinçlerimiz, neşemiz, mutluluklarımız ve aklımıza dahi gelmeyen yüzlerce sevgi patlamalarımız… Sol omuzumuzun, yani kalbimizin bilgeliğiyle beslenen aşk şarkılarımızın tüm notalarının yazıldığı güzel anlarımız. Ne kadar azlar değil mi? Çok olsalar zaten hayat denen bu masalımsı yolculuğu cennet diye tarif eder dururduk. Fakat ne hikmetse en çok hatırladığımız şeyler, sevinçlerimiz ve mutluluklarımız olmuyor. Buna sebep birazcık da olsa eğitim sistemimiz oluyor diyebilirim. Aile içi eğitim ve terbiyeden başlayıp, okul ve çalışma hayatına kadar olan tüm süreçlerde sadece ve sadece sol beyin üzerinde çalışılıyor. Korkunun, kaosun, acının, stresin, baskının ve tüm natamam fikirlerin inşa edildiği bu hayat formunda, tabi ki sağ omuz (sol beyin sağ omuza hükmeder) sürekli cehennemlik korkuları ve acıları kaydeder.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

melekler

Büyürüz büyümesine de içimizdeki çocuk mudur? Zihnimizde yer eden o acıları ve korkuları kaydeden meleğin ahından mıdır? bilinmez, sürekli mutluluğu arar dururuz. Suçlayacak çok kişi ve olay vardır, arada bizde suçluyuzdur. Cezalandırılması gereken çok kişi vardır fakat gücümüz sadece kendimize gider. Konuşacak çok şey vardır ama kendimize susarız. Böylece biriktiririz defteri kebirdeki hesaplarımızı… Kimden alacaklıyız, kime borçluyuz orada bellidir artık. Fakat biz borçlarımıza sadık ve alacaklarımıza suspus olduğumuz için kasamız her zaman açık verir ve açıktan dolayı da acılarımız yel alır ve hastalanırız.

Kitaplar okuruz, eğitimler alırız, tedavi görürüz, kimimiz doktora gider, kimimiz psikolog ve psikiyatriste. Bazen onlar yetmez, hacıya hocaya… Daha da yetmez, şifacılara… Onlarda yetmez dağların en yukarısında oturan bir bilgenin kapısına dayanır… Kurtar beni… Bunların kimi akıl verir, kimi ilaç… Günün sonunda hepsinin ortak kararı şu olur, “içinde”… Her ne varsa içinde var, onu bul ve temizle… Hayatını kronolojik olarak incelersin ve içimdeki hangi olay der durursun. Babamın dövdüğü o an mı? Annemin sürekli şiddeti mi? Uğradığım taciz mi? Sürekli gasp edilen haklarım mı? Arkadaşlarının ihaneti mi? Dost sandıklarından yediğin kazıklar mı? Öğretmenin sınıftaki tüm arkadaşlarının arasında seni küçük düşürmesi ve aşağılaması mı? Şirketteki yöneticinin kendi makamını korumak için seni harcaması mı? Bütün ömrünü feda ettiğin eşinin ya da çocuğunun seni bencillikle suçlaması mı? Sana içine bak diyen kendi içinde nerede acaba onu biliyor musun? Tüm bunlarla kim muhatap oldu? Akıl vermek kolay da gelip senin benliğine ve zihnine yerleşip senin yaşadıklarını yaşasa yine aynı cümleyi kurarlar mı? Hayır mı? Peki onların hikayesinden haberdar mısın? Yani onların sağ ve sol omuzunda neler yazıldığını ve kaydedildiğini biliyor musun? Onların korkuları ve acıları hakkında bir fikrin var mı? Yok değil mi? Fikrin olmasında zaten. Empati, ayna nöronlar, sinestezi kavramları canını ekstradan yakar bu yüzden başkalarının acısıyla kendi acılarını karşılaştırmaktan vazgeç. Kimse acılarının çokluğundan şampiyon olamaz ya da küme düşemez. Bunu anlamalısın.

acı

Ne yapmalı?

Bu kelimeyi yazınca aklıma Lenin’in kitabı geldi. Lenin o kitabında özetle, işçilerin örgütlenip bir mücadele içerisine girip, sonrasında da partileşme sürecine geçmesi gerektiğinden bahsediyordu. Bizimle ilgisi nedir diye soracak olursanız, hepimiz kendi hayatımızın işçileriyiz. Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak varlığımız için çalışıyor ve çabalıyoruz. Çoğunlukla bu mücadeleleri de kaybediyoruz. Hastalanmamızın sebebi de bu kaybedilmiş mücadeleler oluyor aslına bakarsanız. Düşüncelerimiz, duygularımız, korkularımız, acılarımız bir olup fiziksel bedenimizi yenmek için çalışıyor. Patron kim derseniz zihnimiz diyebilirim. Tüm varoluşumuz ona hizmet ediyor çünkü… Bu yüzden meditasyon var, bu yüzden icat edilen ilaçlar zihnin o bölgesini absorbe etmeye çalışıyor. Yani bütün hikayemiz; sağ ve sol omuza yazı yazan arkadaşları yazmamaya ikna edip ve yazılmış metinleri de bir kenara atıp hatta atmak ne kelime yakıp kül olmasını sağlamak. Böylece daha fazla acı biriktirmemiş olur, haliyle mutlulukları da…

Bugün bir arkadaşım,
– Öfkelendiğinde ne yapıyorsun? diye sordu,
– Hiçbir şey, dedim.
– Mutlu olduğunda peki?
– Onda da bir şey yapmıyorum, dedim.
– Nasıl yani?
– Öfkede de sevinçte de tepkim birbirine yakındır, bazıları bunu “poker surat” olarak nitelendirse de duygularımda uç yansımalarım olmaz benim, dedim…

Bu durum biraz uç gelebilir fakat çok uzun zamandır, duygularımı izlemeyi öğrettim kendime. Aslında önce başkalarının duygu yansımalarını izleyerek, kendi içimde duygu tepkime sınırları oluşturdum. Bu mekanik bir hareket değildi, deneyimle elde edilen bir şeydi. İki ayrı cenazede ilk kaydımı almıştım mesela, her ikisinde de kocasını kaybeden bir kadın figürü vardı ve her ikisinin acısının dışavurumuna şahit oldum. Biri kendisini parçalarken, diğerinin gözlerinden sadece yaş geliyordu. Sevincin uçlarını da bir futbol maçını izleyen iki kişiden örneklemiştim. Biri sevincinden öyle coşmuştu ki çevresini kırıp dökmüş, duvarları yumruklamış, çığlıkları ile çocukları korkutmuştu, bir diğeri ise o güzelliğin şerefine bir kadeh kaldırıp başarılar dilemişti. Her ikisi de oluyordu ve her ikisi de gerçekti. Sonuçlar aynıydı ama acıların ve sevinçlerin şiddeti farklıydı. Seçim ise benimdi. Ben neyi seçmiştim, neyi seçmeliydim orada karar vermiştim.

Denge…
Evet dengede olmak ve her ne yaşarsam yaşayayım bir bilge gibi tepki vermek, bir bilge gibi izleyici olmak ve bir bilgi gibi seyirci kalabilmek… Bunu bir günde öğrenmedim tabi, onlarca yıl, binlerce insanı gözlemleyerek inşa ettim içimde. Kolay mıydı? Zor değildi? Onu söyleyebilirim. Kesinlikle zor değildi… Hiçbir sorununuz yokken, sorunları olan insanları ve tepkilerini izleyin ve içinize dönün kendinize sorun? Bu tepki normal mi? Cevabınız hayırsa ve o tepki sizde açığa çıkıyorsa, tepkinizin şeklini hemen değiştirin. İyileşme farkındalıklı izleme ile gelir emin olabilirsiniz. Burada bir şeye ekstra dikkatinizi çekmek istiyorum, izlemek yargılamak değil, yargılayarak değil sadece gözlemci olarak izlemelisiniz. Kendi içinizdeki yansımaları ve döngüleri görerek dönüşebilirsiniz.

Denge

Biz ne yapmalıyız? O cehennem ateşini söndürmek mümkün mü? Meleği işten kovsak tüm sorunlarımız çözülür mü? O meleği kendi tarafımıza çeksek, yani sevginin ve iyiliğin, aşkın ve mutluluğun, sevincin ve coşkunun yazıldığı sol meleğin yanına yaver olarak versek daha mutlu olabilir miyiz? Cenneti kendi varlığımızda inşa edebilir miyiz? Buna cevabım kesinlikle evet olacaktır. İşin içinde “İnsan” varsa her şey mümkün, bunu hepimiz biliyoruz. Toprağı, suyu, havayı ve ateşi birleştirip uçak yapıp uçan, gemi yapıp yüzen, araba yapıp giden insanın, korku ve duygulara yenilmesi mümkün değil. Yok yok kesinlikle mümkün! Dalga geçmiyorum, eğer yenilmiş olmasaydı bu kadar acı dolu bir hayat sürmezdi insanlık, bu kadar da kaos yaşamazdı… Ernesto Che Guevara’nın çok güzel bir sözü var “En kötüsü de ne biliyor musun? Kendine yenilmek, pes etmek.” İşte insan kendisine yenildiği ve havlu attığı anda başlıyor en büyük yenilgileri, sonrasında ne ilaçlar ne tedaviler ne doktorlar ne de şifacılar onun derdine çare olamıyor. Omuzdaki meleklerin zaferi değil bu kendi varlığından bihaber yaşayan insanın kaybetmesidir aslında.

Yazıyı güzel bir sonla bitirmek istemiyorum. Yazı da karamsar ve kötü değil aslına bakarsan. Youtube da “FuckUp Nights” arama sonuçlarını ve Gökhan Çınar’ın Bana Göre TV’sinde yer alan videoları izle. Orada kaybedenlerin öyküsü var ve o öyküleri izleyerek ne yapmaman ve daha fazlası ne yapman gerektiğini öğreneceksin. Sürekli başarı hikayeleri, yüksek motivasyonlu konuşmalar, olumlama cümleleri ile mutlak saadete ulaşmak mümkün değil, onları izledikçe kendini daha eksik, daha ezik, daha yoksun ve daha hiç görmeye başlıyorsun. O gaz verenlere bakma, her birinin kendi içinde milyonlarca problemi var fakat onların derdi senin cebinden kopardıklarıyla rakamsal milyonlara ulaşmak.

Bu yüzden öyküsü sana benzeyen hatta daha derinlerde yarası olanların hikayelerini, empati yapmadan, yargılamadan ve şükretmeden sadece gözlemci olarak izle, varlığına katma değerli güzellikler kat… ve şu omuzlarında çalıştırdığın o iki meleğin de işine son ver artık. Onların tuttuğu kayıtlara ihtiyacın yok. Tek ihtiyacın var bu dünyada, o kendini fark etmek ve sevmek… Gerisi lafı güzaf ve laf ebeliğidir. Huzurla kal dostum, huzuru da sevgiyi de hak ediyorsun.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir