Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Düşünmek, deneyimlemek, yorum yapmak ve acı çekmek

02/07/2019
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Düşünmek, deneyimlemek, yorum yapmak ve acı çekmek

Hayatın bize gösterdiği yollar var, deneyimlerimiz var ve bütün bunlara içsel olarak kattığımız yorumlar var.

Her deneyim sonrasında elde ettiğimiz duygular ya da yaşanmışlıklar onlara yaptığımız YORUM’lar ile anlamlı hale geliyor. Bazen bu yorum yapma yeteneğimiz, deneyimin ağırlığından ve yaşattığı acı yüzünden ortadan kalktığı için cevaplarımızı dışarıda aramayı seçiyoruz.

Düşünmek, deneyimlemek, yorum yapmak ve acı çekmek

Yaşadığımız deneyim ve hissettiğimiz duyguya yükleyemediğimiz anlam ve katamadığımız yorumun cevaplarını almaya çalıştığımız kişilerin geri dönüşleri, her ne kadar bizim gerçekliğimizin yansıması olmasa da ihtiyacımız olan rahatlık alanını sağladığı için, bazılarında geçici, bazılarında ise kalıcı dönüşüm sağlayabiliyor.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Yorum yapma, yani deneyimi sonuca ulaştırma ve ondan ders çıkartma bizim bu hayattaki kendimizi bulma yolculuğumuzun bir karşılığı. Düşünmekten uzak, kendisiyle bağı olmayan, tamamen dışa dönük bir yaşam süren, kendi gerçekliğinden kaçan tüm insanların günün sonunda en sert acıları, en sert deneyimler ile yaşayarak, kendisine sonsuz huzursuzluk ve acı kattığı yaşam sürecinde, zekayı, aklı, düşünmeyi ve deneyimi bir araya getirmeyi de öğrenmek gerekiyor.

Yaşadığımız birçok deneyim, akılsızca eylemler, düşünmeden çıkılan yollar, hesaplanmamış sonuçlar, görülmek istenmeyen sorunlar, bir ara düzeltirim diye ileriye ertelenen eksikliklerden kaynaklanmakta. Ve bütün bu süreç bizim varlık haritamızda daha fazla negatif eylemin patlaması ile sonuçlanmakta. Bu deneyimlerden sonra olan şey nedir peki? Ortaya çıkan duyguyu ya da acımsı tadı unutmak, silmek, yok etmek için başvurulan kaynak arayışı girilmesi ve çözüm arayışı aşamasında karşılaşılan farklı türdeki insanlar. Tür diyorum çünkü karşılaştığım şeyler çok ürkütücü ya da kafa karıştırıcı.

İlginç ve garip deneyimler yaşadığını söyleyen insanlara verilen uçuk kaçık cevaplar;
– Uzaylı eklentisi olabilir!
– Bilinç yükselmesi yaşıyorsun!
– Yeni bir enerji sistemine uyumlanıyorsun!
– Enerji bedenin seni terk etmek istiyor, muhtemelen boyutlar arası yolculuğa çıkmak üzeresin!
– Melekler dokunuyor ve seninle iletişime geçiyor! Nereye dokunuyor ve iletişime geçiyor?
– Bilinçaltın seni kendini affetmen için uyarıyor, kendini ve suçladığın insanları affet!

Örnekler o kadar çok ki onları yazmaya kalksam sanırım ortada yazı diye bir şey kalmayacak. Gerçekten bunlara inanarak yolunuza devam ediyor musunuz? Düşünün biraz, uyku apnesi var, yorgunluk var, gün içinde yaşadığın olaylara zihnen verdiğin ya da veremediğin tepkiler var, kulak misafiri olduğun ve seni etkileyen olaylar var, korkuların var, hayallerin var, bedenin var ve hep birlikte içinde bir yerlerde duran zihnin var. Bilimin varlığıyla ters düştüğünüz yerler olabilir ama o bilim bir şekilde bu yazıyı okumana imkan verecek şartları da sağlıyor sana. Biraz bilim, biraz düşünme yetisi, biraz araştırma pardon çokça araştırma (özellikle üniversitelerin yayınladığı makale ve tezler), biraz düşünce jimnastiği, biraz kitap karıştırma ve biraz da aynaya bakıp kendinle sohbet ederek bu savrulmuş hallerini hizalayabilirsin.

Garip bir tanım gibi gelecek size ama Mutluluk denen şey aslında yok ama var. Bu tıpkı zaman denen kavramın bir yerlerde olup başka bir yerde olmaması gibi. İçinde olduğun şeyi fark edememen gibi zamanı da mutluluğu da fark edemiyorsun. Zamanı fark ettiğin yerler genelde ya ölüm oluyor ya da sancılı ayrılıklar ve acıların yaşandığı anlar. Bunları bir deneyim olarak görüp, dönüşmen gereken şeye dönüşüyorsan ya da ne olmak istediğine karar verip adım atıyorsan, deneyim düşünce ile harmanlanıp bir gerçeklik haline geliyor. Bu gerçeklik senin gerçekliğin üstelik. Mutluluk denen olguda tam bu aşamada senin yanına geliyor ve sana göz kırpıyor. Kendinden ayrı olduğun müddetçe acılar yaşamaya devam edeceksin.

BİR olmaktan ve Bir olana ulaşmaktan bahsediliyor ya o BİR olmak halini herkes yanlış anlıyor. Büyük bire ulaşman kendinle birleşemediğin için mümkün görünmüyor. Önce sana dair olan tüm yaşanmışlıkları, deneyimleri, acıları, düşleri, beklentileri, mutlulukları birle ve kendine dokun. Yaşamında sana acı yaşatan ebeveyn (anne ve baba) deneyimleri için geriye dönüp onları affetme, kendini affetme çalışmaları yapma, dön içine ve kendine şöyle seslen “saçmalamayı kes, artık büyüdün ve her şey güvenli, herkes bildiği gibi davrandı sana ve sevgiyi de bildiği kadar deneyimledi bizimle ve sonuçta onların bundan daha az ya da fazla bilgisi yoktu, sen şimdi benimlesin, güvendesin ve biz seninle mutluyuz”… Sonra kapat bütün içindeki acı yüklü hatıraları ve şimdinin ışığını yak kendine, sonra bak yoluna… Yaşadığın şeyleri de içselleştirme, düşün, yorumla, anlam yükleme ve ilerle… Sadece ilerle… Geçmiş sanal bir yansıma varlığında, yarın da öyle. Şimdi şu an gülümse…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir