Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kazanmanın kayıp öyküsü

09/04/2026
in Duyguların Sosyolojisi, Sosyolojik Bakış
0
0
Kazanmanın kayıp öyküsü

Kazanmanın kaybetmeyle mümkün olduğu bir hayat içindeyiz. Rakipsiz bir kavgada kaybettiğimiz hayallerimizin rakibi kim olabilir? Bizden bize kayıplar vere vere büyüyoruz. Fesleğenin kokusu pencereden içeri düşecek diye rüzgarı kesip güneşi astık pencereye. Kurduğumuz sofraların izzeti ikramı bir kadeh kırmızı elmanın suyu oldu diye cenneti de haram kıldık kendimize. Aklıma geldi de Adem’i cennetten kovduran elma yeşil miydi? Kırmızı mıydı? Rengarenk saçmalamaya devam ediyor ya insanlık içimize kusa kusa hasretlerimizi kabız öyküler yazıp duruyoruz geçmiş ile gelecek arasında…

Kazanmanın kayıp öyküsü

Ne diyorduk kaybetmek… Kimi dinlesem bir yitirilmiş öykü anlatır. Annesinden, babasından, sevgilisinden, işinden, ilişkisinden, arkadaşından, dostundan bir parça kalp kırıklığı alıp içine kayıp şehirlerin şarkısını dolduruyor. İçip içip güzelleşecek dertler biriktirip kah yalnızlığının sarhoşu oluyor kah öfkesinin sırdaşı. Yerden bitme hikayelerin ardına gizleniyor her yaşanmışlık ve pul olmuş paralar ile satın almaya çalışıyor geçmişin tüm kanayan yaralarına dair izleri.

Boynuna beşi bir yerde masallar yazılmış kahramanlar gibiyiz. Kaf dağında kendi canavarımızı arayıp, dizilip dizilip atalardan özgürleşmeye çalışmaya çabalıyoruz. Üç başlı ejderha, kırk gün kırk gece uçan kuşlar, güneş doğmayan zirveler, adalara doluşan karabatak kuşları, yumurtlamak için sahile doluşan kaplumbağalar… Hepsi içimizdeki kayıp ülkelerin sınırları işgal edilmiş hayallerinden ibaret. Dikenli teller ile ördüğümüz içsel yaralarımızı kazanç hanesinden kayıp hanesine kaydetmemek için çakma mutluluklar peşinde koşup duruyoruz. Yalanlarımız ile doğrularımız arasında gidip gelen zihnimiz senden ve benden ötürü diye ikiye ayrılıp duruyor. Beynimizin sağ lobu ile sol lobu arasında kalıyoruz. Alimallah günahlarımız sola yazılacak diye hepten sağcı fikirleri yazıyoruz düş hanemize…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Düşündüm de insan olarak ilk kez tanrının oyununda kaybettik kendimizi. Şeytanla işbirliği yapıp kazanmayı hayal ettikçe Dostoyevski’nin İvan Karamazov’u giriyor kapıdan içeri “tTanrı öldü, artık her şey meşrudur” diye sesleniyor… Sahi Pablo Neruda “Ben böyle bir dünya arzulamıyorum. Ben, insanların insan olduğu, kimsenin kimseyi suçlamadığı bir dünyada yaşamak istiyorum.” Derken kime isyan ediyordu. Tanrıya mı? Bana mı? İlginç değil mi öykümüz. Kimse kazanmıyor ve kaybetmiyor aslında. Farkında olmanın dayanılmaz hafifliği mi? Deli olmanın karanlık ve içgüdüsel tepkileri ile kendini bile bile yakmak mı kazanmaktı, bilemedim. Aşk neresinde bu oyunun açıkçası bir fikrim yok, doğduğum günden beri kazanmaktan imtina edip kaybetmekten uzak durmayı maharet saydım durdum. Günün sonunda olan ne diye soracak olursanız, aslında bir şey olduğu yok. Kelimelerin benimle olan oyunu ile oyunun kelimelerle hemhal olmasının iz düşümleri dökülüyor satırlara…

Haydi biraz masal anlatalım kendimize, yeşil başlıklı kurdun, pabucunun tekini kaçarken yolda düşürmüş çobanın bir mağarada denk gelişine şahitlik yapalım. Kurdun derdi karın tokluğu çobanın derdi koşarken çıplak ayağına batan taşların bedenini saran acısı… Çoban köyde anlatılan masallardan duymuştu kutlar insan yemez diye. Bir anlaşma yapmayı hayal ederken, kurt çoktan bir sıçanı yollamıştı karın duvarlarını yumruklayan açlığına eşlik etsin diye. Kurt kazanmış, sıçan kaybetmiş çoban şahitlik yapmıştı. Şeytanın işine bak, her yere kötülüğünü götürmüştü. Mağarada Platon’un alegorisine ithaf edilmiş bir ışık hüzmesi dolanıyordu Korkusundan sümsük gibi köşeye sinmiş olan kuşlar hayalimizi çığlıklarıyla ağaçların dallarına işleyip duruyor işte.

Buğday tarlalarını severdim. Eskiden glütensiz idi tohumların özü şimdi glutenli, hastalıklı, sırnaşık, bağırsak florasına balon şişkinliğini dayatan absürt bir kavganın meyvesi gibi. Tanrı onu da kutsal kılmış mıydı bilmiyorum… Fark ettim de tanrının kutsal kıldığı ne varsa bozmaya yemin etmiş bedenlenmiş minik şeytancıklar gibi insan sürüsüne dönmüşüz şu dünyada.

Kaybetmişler korosunda sıkça söylenen bir şarkı var mıdır? “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” hatırlasanıza “Babil Kuleleri”ni kendine tehlike olarak gören tanrı inip kuleleri yerle bir ediyor. İnsanlar ona ulaşmak için gökyüzüne uzanan kuleler inşa etmeye başlıyor. Korkunun ecele faydası yok tabi cesarette delinin zoruna iş olmuş. Şimdi kazanmaktan dem vuran bir şeytanın açtığı yolu kendisine şiar edinmiş insan ile aynı yolda yürümeyi başarı sayan bir canlı bul desen aklına hangi hayvan gelir acaba? Düşündüm de insandan başka bir canlı yakışmıyor bu yola yarenlik yapmaya. Gariban hayvanlardan ne istiyorum ki…

İnsan kaybını kazancından daha çok sahiplenmeyi maharet sayan absürt bir varlık. Haliyle daha çok daha çok diye en birinci olmak için hırsından da deliye dönen bir garip hal içinde. Sevgiliye sevgiye dair de hit parçalar çalıyor evladı insan. Onda da temel derdi kazanmak. Sevgilinin gönlünü kazanmak, bedeninde kendini kaybetmek, onunla sırra kadem basmak ve ilişkisini nihayete erdirmek. Sevgiliye bile kayıp kazanç düzleminde yaklaşan bir bilincin bize mutlu bir gelecek sunacağına inanmak akıllıca bir hal mi? Değil gibi geldi birden…

Kazanmaktan ve kaybetmekten geldiğimiz yere bak. Üzerimize su dökseler arınmayız sadece sırılsıklam ıslanırız ve tozla kaplanırız. Yozlaşmış hikayelerimizi puantiyeli donlarımız ile açığa çıkartıyoruz ve sevgiliye serenat yapıyoruz. Aşk nağmeleri bile aldım verdim üzerine oluyor. Bam teline basıp duruyoruz ve si bemol ağlıyoruz kendimize.

Azıcık hürmet göstersek kendimize, bir yerlerimize kıran giriyor ya da iki yerimiz birden kalkıyor. İronik değil mi? Varoluşsal yok oluşlar yaşıyoruz. Kendimizi masal kahramanları gibi görmeyi bırakıp hakikatimizi ayna yapmaya başlarsak bu oyunu bitireceğiz gibime geliyor ama gelin görün ki içimizde insan olduğumuza dair kayıtlar olduğu müddetçe iş bilmez halden anlamaz salaklıklarımız inatla devam edecek gibi görünüyor. Ne yarını var ne de bugünü kaybolmuşluğumuzun. Haydi bir ejderhaya binip gidelim Kaf dağının ardına. Simurg’ları takalım peşimize ve kırk gün kırk gece hemhal eyleyelim kendi Zümrüdü Anka kuşumuzla. Yoksa iflah olmaz bir günahkar gibi ölüp gideceğiz şu alemden, toprak bile kabul etmeyecek kurtlanmış hikayelerimizi…

 

Murat Tali

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir