Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Konuşmanın ve anlatmanın derin yalnızlığı

09/04/2026
in İletişim Sosyolojisi, Sosyolojik Bakış
0
0
Konuşmanın ve anlatmanın derin yalnızlığı

Fark ettim…

Konuşmanın ve anlatmanın derin yalnızlığını ve gereksizliğini. Çünkü anlattığım kendimi görünce kızıyorum. Gördüğün şeyin içinden neden geçmeye çalışıyorsun. Neden ayağına 2 numara küçük gelen bir ayakkabıyı giyip yürümeye çalışıyorsun? İnadın nedir? Israrın nedir? İspatın nedir? Kime görünme derdinde ve çabasındasın?

Susup gidesim geliyor kendimden. Uslanmaz bir delinin elindeki direksiyon ile sokaklarda tur attığı gibi turlar atıyorum hayat deneyimim içinde.

Konuşmanın ve anlatmanın derin yalnızlığı

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Kazanmanın kayıp öyküsü

Bahçede ortancalar açmış, bir yerlere gitme ve bir şeyler olma dertleri yok. Sadece renkleriyle çoğalma ve orada olma halindeler. Orada olma halini engelleyen şey nedir ki insanda… Kimler en ileriye gitmemizin iyi olacağını söyledi ya da kimler iyi olmamız gerektiğini dikte etti bize. İyilikten mi maraz doğuyordu merhametten mi? Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor değil mi? İyiliği merhametli yüksek olan insanlar yapıyor ve merhameti yüksek olan insanların iyilik yapası geliyor. Bu hallerin içinde kaybolanlar bilir ne kadar çok hor kullanıldıklarını. Sanki yukarıdan bir el dokunuyor, orada benim rolümü oynama, bırak iyiliği ve merhameti sen de git kötü ol. Burak iyiliği ve merhameti ben tanrı olarak göstereyim diyor. Sahi, dünyada iyiliği ve güzelliği çoğaltma çabası tanrının rolünü mü çalmak oluyor? Çünkü iyiliğin karşılığı çoğu zaman arsız kötülükler silsilesi ile ödeniyor.

“Vazifesi iyilik olan kişinin, ruhunun sancısına bakılmaz.” diyesim geldi…

İnsan acısını nasıl anlatabilir ki? Susunca en çok kim duyar içten gelen çığlıkları. İnsanın devredemediği tek şeydir acısı. Hikayesinde acı ve ruhunda sancı varsa ifadesizliğin hüküm giymiş halini deneyimleyip durur ömrü boyunca. Empati ve sempati karışır içinde. Kah gördüğüne kah duyduğuna yanar. Hayata yetişmeye çalışır ama nafiledir çabası, şeytanı bol yolculuklarda en çok da kendisine yorulur ve susar kalır. İyiliği yapmanı şeytan istiyor olabilir mi? Tanrının gazabını en kolay sanki böyle çekiyor insan çocuğu. Yeryüzünde; itaat et, şükret, tabi ol, teslim ol, razı gel, sen olma sadece tanrı olsun, kendini çıkar aradan gibi beklentileri var iken yaratıcının, senin iyilik yapıp onun işlerine burnunu sokman mı cehennemi yaratıyor acaba? Bilemedim!

Konuşmanın ve anlatmanın derin yalnızlığı

Ne diyordum? Ah evet anlatmanın gereksizliği… Anlatmanın ya da anlaşılmanın en derin yerinde kendini terk eder insan. Tüm ikili ilişkilerde temel ihtiyaçlardan biridir, anlaşılmak… Anlaşılmak bir ihtiyaç olabilir mi? Ya da anlaşılmaya hiç ihtiyaç olarak baktınız mı? Anlattığınız şeylerin boşa gittiği, havada kaldığı, anlaşılmadığınız yerde en çok neyi arzularsınız? Neyin olmasını istersiniz? Susadığınız su içme ihtiyacınızın açığa çıkması gibidir aslında anlaşılma ihtiyacı da! Sadece anlaşılmak yetmiyor, bunun eylemle de desteklenmesi gerekiyor. Çetrefilli görünen ama aslında çok basit bir döngü içinde herkesin ekmek gibi su gibi ihtiyacı olan bir haldir anlaşılma…

Dün üç arkadaş bir araya gelip sohbet ettik. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini konuşmadık ama iletişimde ve anlaşılmadaki insan kırılımlarını irdeledik birlikte. Hepimizin ortak fikri şuydu; ikili ilişkilerde ne kadar iyi ve nazik olursan, yumuşak ve merhametli davranırsan suistimale o kadar açık hale geliyorsun. Ne kadar sert, agresif ve karşı tarafı değersizleştirici davranışlar sergiler, hakaretler edersen o kadar saygı duyulan ve dinlenilen bir birey haline dönüşüyorsun. Bunu ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde bile görebilirsin, çocuk en sert aile bireyinin peşinden koşar kendisine en çok sevgi ve ilgi göstereni zaten cepte gördüğü için onu çok da dikkate almaz. İronisinde boğulası insan çocuğu böyle büyüyüp hayata katılınca, o değersizlik duygusunun yarattığı travmatik kaygılı davranışlar ile ilişkilerini yürütmeye çalışıyor. Başarıyor mu? Dünyadaki mutlu ilişkiler ile mutsuz ilişkilerin oranına bakarsanız bunu çok net görürsünüz. Sosyal medyaya bakmayın sakın, orada mutlu hikayeler paylaşanların büyük çoğunluğu mutsuzluk denizinde dibe batıp su yutan ve boğulmak üzere olan tiplerden oluşuyor.

Yazmaya kalksam günlerce sürecek bir konu aslında anlaşılmak ve iyilikle var olmaya çalışmak fakat büyük resim bunun her zaman doğru olmadığını bize gösteriyor. İfade de kötücül dil kullanıp, karşı tarafı değersizleştirebilir miyiz? Büyük çoğunluğun çok da beceremeyeceği bir davranış modeli gibi geliyor bana. Bu yüzden anlatıp yorulmaktansa susup içinde devri daim eden bir şelaleye dönüp damla damla boğulmak daha kolay gibi geliyor. Aynaya konuşmak, duvara haykırmak, boşluğa bağırmak, akan suya dertlenmek yerine anlayan ve dinleyen birine gülümseyip dile gelmek sanırım en büyük şifalanma yöntemi olur. Ne dersiniz?

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir