Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Korkularımız ve gerçekliklerimiz

09/22/2018
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Korku ve gerçeklik

 

İnsan doğduğu andan itibaren kendisini esir alan bir duygunun yansımaları ve travmaları ile ömrünü sürdürür ve tamamlar.

Korku insanın doğuşu ile (hatta kimi bilimsel kaynaklara göre anne karnında iken) aktif olmakta ve insanın doğasına yerleşmekte. Kanımca ilk ortaya çıkan korkular (henüz bebeklik aşamasında) kaybetme korkusu, aç kalma korkusu, terk edilme korkusu, sevilmeme korkusu, istenmeme korkusu ve kabul görmeme korkusu olmakta. Bu saydığım korkuları -0-6 aylık iken bile deneyimleyen insan, yaşı ilerledikçe sahip olduğu şeylere yüklediği anlamlar ile yeni korkular sahiplenerek büyüyor.

Korkuları inşa eden zihin için insanlığın yapabileceği pek bir şey yok çünkü her yaşanan olay sonrasında farklı bir korku türü icat edilebiliyor. EFT (Duygusal Özgürleşme Tekniği) çalışmaları sonrasında fark ettiğim korkuların listesi epeyce kalabalıktı, su korkusu, paraya dokununca hasta olacağı korkusu, oyuncak bebek korkusu, ayna korkusu, yemek masası sohbeti korkusu, fıstık ezmesinin damağa yapışma korkusu, 13 sayısı korkusu, Cuma korkusu, cep telefonundan uzak kalma korkusu, kukla ve palyaço korkusu bunlardan bazıları… Korkuya şekil veren düşünceler, insanın kendi kurgusal zihni ve geçmiş yaşam deneyimleriyle büyüyor.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Korku ve gerçeklik

“İnsan düşünen bir varlıktır.” teorisiyle şekillenen insanlık dünyası dünyada var olan düşünme ve eylem yasalarını çürütecek çok sayıda davranışı bitkiler, ağaçlar ve hayvanlar aleminde görebilirsiniz. Belgeselleri izlediğinizde karşılaştığınız tüm manzaralar ve eylemler bir düşüncenin ve eylemin sonucu oluyor. Yani sadece insan değil yaşamın kendisi sürekli düşünen ve eyleme geçen bir varlık olarak etrafımızda yer alıyor. Peki tüm varoluş düşünce ve eylem ile hareket ediyorsa neden onlarda insanlık gibi derin korkular ve fobiler büyütmüyor. Aradaki fark görebilen için bunun sebebini bulmak çok basit aslında, bizi saran evren düşünen ve eyleme geçen bir süreci izlerken, insan bu sürecin içine “anlam katan ve yorum yapan” bir süreci dahil ediyor. Yani insan düşünmenin ötesinde bir şey yapıyor ve yaşadığı şeye bir yorum yapıp ona da anlam yüklüyor. Düşünmek tüm canlıların ve varoluşun yansımasıdır. Yorum yapmak, anlam yüklemek ve sonrasında bunu bir duyguyla eşleştirmek ve ömür boyunca acı çekmek ise insanın kendi tanımsızlığında eriştiği bir sonuçtur.

Korku insanın yaşamda kalma yolculuğunda mutlak gerekli olan bir duygu olmasına rağmen bu korkular aynı zamanda onun yönetilmesine de imkan sağlayan bir yönetim aracı olarak da kullanılıyor. İnsanların korkuları toplumların korkularını, toplumların korkuları ise siyasi yapıları besliyor. İlginç değil mi? Size ait olan bir korku günün sonunda sizi yöneten ve baskı altına alan bir araç haline dönüyor. Peki sizi yönetim ve baskı altına alan bu korkular ne zaman varlığınızda yer etmeye başlıyor ve bu korkular nedir? Gelin birkaç korkunun üzerinden geçelim…

Anne ve baba ile çocuğun hikayesindeki kısa anekdotlara bakalım.

  • Sütümü helal etmem! Neden? Çünkü, bu işi yaparsan anne mutsuz olacak. Senin bu işi yapma hakkını elinden alacak ve kendi gerçekliğini sana dayatacak. Sonuç, suçluluk duygusu korkusu
  • Hakkımı helal etmem, evlatlıktan reddederim! Neden? Yine bu istediğini yapma ya da ailenin istediğini yapmama hakkını kullanmaya çalıştığında sana dayatılan Kaybetme korkusu…
  • Bu yemek bitecek, yoksa sana bir daha yemek yok! Neden? Sevmediğin ve istemediğin bir yemeği zorla yedirmeye çalışarak kendini iyi hissedecek genelde insan ne kazanıyor bu tepkinin sonrasında, aç kalma korkusu.
  • Beni seviyorsan böyle davranırsın, bu davranışın ile beni sevmediğini gösteriyorsun! Sonuç, Sevilmeme korkusu, yanlış yapma korkusu, kabul görmeme korkusu diye uzar liste…

Bunlar çok sıradan ve basit görünen aile içi korku türleri. Bu korkular ile büyüyen ve topluma karışan bireyler, bilinç altında aynı korkular ile hareket etmeye başlar. Günün sonunda bu korkuların insanlar ve toplumların üzerinde etkilerini gören kişiler (genelde din adamları, iş adamları, eğitimciler ve siyasetçiler oluyor) bireyleri ve toplumları yönetmek için güçlü bir silaha sahip olur. Öldürmeden tabi kılan, itaat ettiren bu silah ile tüm insanlık sürü haline getirilerek yönetilmeye başlanır. Çalışırken, işten atılma korkusu, gelecek korkusu gibi korkuları bilen işverenler bununla çalışanlarını tehdit ederek düşük maaş ve fazla çalışma saatleri ile daha fazla kar etmeye başlar. İnançları; günah, cehennem ve sürekli ceza kavramları ile şekillendiren din adamları ise kendi saltanatlarını sürdürmek için bu korkuları gazap haline getirip tüm insanlığı kendi ekseninde yönetmeye başlar. Siyasiler de ise durum daha vahim, onların elinde korkuyu besleyecek gerçek silahlar ile birlikte korkmayanlara da bu silahlar ve cezaevleri (bireysel özgürlüğün gasp edilmesi) ile daha büyük bir korku dağarcığı ile yaklaşıp baskı altına almakta hatta bunlarla da ikna olmayanlara farklı işkence teknikleri uygulamakta. Eğitimciler ise kötü not verme, sınıfta bırakma, disipline verme korkuları ile öğrencileri kendi kalıplarına göre şekillendirmekte ve yönetmekte.

Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar geçen süreç içerisinde tüm bu korkulara maruz kalan benliğimiz ve zihnimiz hayatın tek gerçekliğini bu korkulardan ibaret sanıp kendi hastalıklı bakış açısını sonraki nesillere devrederek yaşamını devam ettirmekte. Bir grup bilim adamı bir kafese 5 maymun ve tepesinde muzlar bulunan bir merdiven yerleştiriliyor. Bir maymun merdivenin tepesindeki muza ulaşmaya çalıştığında aşağıda kalan maymunlara soğuk suyla sırılsıklam ıslatıyor. Bir süre sonra, ne zaman bir maymun merdivene tırmanmaya yeltense diğerleri o maymunu engellemeye hatta dövmeye başlıyor. Bütün bu olaylar sonrasında maymunların hiçbiri yukarıdaki muzları almaya cesaret edemiyor. Daha sonra bilim adamları içerideki maymunlardan birini alıyor ve yerine yeni bir maymun bırakıyor, bu yeni gelen maymunun ilk yaptığı şey tırmanıp muz almaya çalışmak oluyor ve diğer maymunlar onu hemen dövmeye başlıyor. Bu işlem birkaç kez tekrarlandıktan sonra yeni gelen maymunda nedenini bilmemesine rağmen merdivene çıkmaktan vazgeçiyor. Bu süreç ikinci bir maymun eklenip eski maymunlardan biri alındığında da devam ediyor. Tüm eski maymunlar birer birer çıkartılıp yerine yeni maymunlar ekleniyor ve bu süreç her yeni gelen maymunda devam ediyor, merdivene çıkma çabası ve şiddetli dayak… Son olarak beşinci maymun da çıkartılıp yeni bir maymun ekleniyor. Artık soğuk suya maruz kalan hiçbir maymun içeride kalmamasına rağmen gelen yeni maymunda benzer bir şiddet eylemine maruz kalıyor.

 

beş maymun deneyiİnsan yaşamında da hakkını ararsan dayak yersin, cezaevine düşersin, işkence görürsün, dışlanırsın, hor görülürsün. Aile içinde istenileni yapmazsan dayak yersin, dışlanırsın, sevilmezsin. Eğitim hayatında itaat etmezsen ve söylenileni yapmazsan, sınıfta kalırsın, kötü not alırsın, disipline gönderilirsin. Dinlerde, yapman gerekenleri yapmazsan cehennemde cezalandırılırsın, yanarsın, sonsuza azap içinde olursun (bu arada en büyük günahlardan biri de zinadır ve fiili livata diye geçer, dünyadaki din adamlarının büyük bir çoğunluğu bu suçlardan yargılanıyor ya da görevden alınıyor) ve çarmıha gerilirsin, yakılırsın, elin ayağın kesilir, taşlanırsın… Anne babaya karşı gelirsen taş kesilirsin, senin çocuklarında sana aynısını yapar, ömür boyu vicdan azabı yaşarsın. Korkular, korkular, korkular… İyi de insan hiç mi kendisi olamayacak ve mutlu olamayacak? Bu korkulardan nasıl ve ne zaman özgürleşecek? Zaten tüm ömrü bu korkular ile bloke edilen ve büyüyen bir çocuk nasıl hayata ve dünyaya değer katacak?

Korkular, bize zorla empoze edilen bir yönetim aracı ve toplumsal imha silahıdır. Önce sizi saran bu korkuları tespit edip temizleyin sonra onların sizdeki tezahürlerini ortadan kaldırın ve yaşamınıza özgürlük getirin. Sizi sizden başka kimse uyandıramayacaktır, bunun farkında olun çünkü herkes derin ve travmatik bir korkunun içinde büyüyor ve bu korkuların etrafında çok derin travmalar yaşıyoruz. Dünyayı yöneten güçler sürekli olarak bu korkuları besleyecek mitler ile sizi ele geçirmeye çalışıyor. Açlık korkusu, susuz kalma korkusu, yeterli yiyecek olmaması korkusu, işsizlik korkusu, gelecek korkusu ve yalnızlık korkusu bunlar arasında en güçlü olanları ve sizleri de bu korkuları ile sindirerek yaşamlarınıza el koyuyor.

Korku ve gerçeklik

Birlik ve bir olma bilincinin tamamen ortadan kalktığı, ben merkezciliğin dibine kadar insana dayatıldığı, önce ben kavramları ile herkesin kendi korkusunda yüzmeye mahkum edildiği, new age akımları ile de bu korkunun yapay bir şey olduğu ve insanların tek tek bunlarla yüzleştiğinde tanrı katında ulu bir yere ulaşacağı ve özgürleşeceği öğretilmekte. Daha ilginç olanı ise buna inanan insanların gittikçe yalnızlaştığı ve daha paranoyak hale gelerek sürekli destek talep eden ve gurulara teslim olan bireyler haline geldiğidir. Yorumlarımız ile hayata kör bakış açıları ile bakıp, insanlığın tepesine taht kurmuş diğer insanlara teslim olan ve hayatı tamamen izole olup, kendi dağına çekilmek ve orada tek başına tanrıyı bulmak olduğunu zanneden gurular, keşişler, dervişler ve din adamları ile tanrısallaşan tek bir şey kalıyor geriye, korku…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir