Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Rüya, zaman ve gerçeklik

02/01/2025
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Rüya, zaman ve gerçeklik

“Sabahın, rüyalarda önceden yaşanmış bir ânın yankısı olduğu bir evrende yaşıyorsak, o halde şu an içinde bulunduğumuz zaman hangi sabahın, hangi rüyanın izdüşümü?”

Uyandığım an, her şey gerçekmiş gibi hissettiriyor. Oysa bazen, daha önce rüyamda yaşadığım bir ânın içine düşmüş gibi olurum. Bu bir dejavu mudur? Yoksa sabahlar, yalnızca rüyaların bir yansıması mı? Bilmiyorum!

Rüya, zaman ve gerçeklikZaman, hep ileri aktığını düşündüğüm bir nehir mi, yoksa geçmiş, şimdi ve geleceğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir yapı mı? Bu sorulara yanıt aramak için Einstein’ın izafiyet teorisi, kuantum mekaniği, entropi yasası ve evrensel bilinç kavramlarına gidiyor aklım. Bir an keşke fizik okusaydım diyorum. Evrenin sırrını çözmek olmazdı amacım sadece kendi hikayemdeki anlamsız gelen şeyleri anlamlandırmak isterdim.

Sabah gerçek mi, yoksa benim seçtiğim bir olasılık mı? Zamanın doğrusal olduğu fikri, Newton fiziğinin bir mirasıdır. Ancak Einstein’ın izafiyet teorisi, zamanın mutlak olmadığını gösterdi. Bir gözlemcinin hızına ve çekim alanına göre zaman yavaşlayabilir veya hızlanabilir. Bunu nereden mi biliyorum? Açıkçası bir ara çok fazla kafayı takmıştım, Einstein’in e=mc2 formülünü anlamaya. İçinde olduğum yaşam döngüsü, zaman ve rüyalar kendi içimde farklı kırılımlar yaratıp, beni sihirli bir boyuta taşıyordu. En çok da rüyaları merak ediyorum şu sıralar.  Neden rüyalar? Rüya gördüğümüz sırada zaman algımız değişir. Kimi zaman saniyeler süren bir rüyada günler yaşarız, kimi zaman uzun sürdüğünü sandığımız bir rüya aslında birkaç dakika içinde tamamlanmıştır.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Rüyada zamanın bu kadar değişken olması, onun izafi doğasını mı gösteriyor? Belki de uyku sırasında zihnim, sadece beynimizin içsel bir üretimi değil, evrenin çok daha geniş bir zaman-mekan ağına bağlanmasıyla işliyor. Burada Hawking’in zaman hakkındaki görüşleri geliyor aklıma. O, kara delikler ve olay ufku üzerine çalışırken, zamanın aslında doğrusal olmadığını, bazı durumlarda bükülebileceğini ve hatta geriye doğru akabileceğini öne sürmüştü. Bunu bir başka fizikçi olan Michio Kaku’da farklı bir şekilde anlatmıştı. Şimdi bu isimlere bakınca, YouTube ne güzel bir şeymiş dedim.

Rüya gören bilinç, tıpkı bir kara delik gibi davranarak, zamanın farklı noktalarına açılan bir pencere mi oluşturuyor? Fizikte zamanın neden hep ileri aktığını açıklamaya çalışan en temel kavram entropi yasasıdır. Bunu da zamanında duyduğum termodinamiğin yasalarından öğrendim, 0,1 ve 2 yasalar… Üçüncü yasa var mı hatırlamıyorum? Ama orada en çok ilgimi çeken entropi idi.  Entropi, bir sistemde düzensizliğin sürekli artmasını ifade ediyordu. Bu yüzden kırılan bir bardak kendiliğinden eski haline dönmez. Evrenin doğası gereği düzenli bir yapıdan düzensizliğe doğru evriliriz. Ancak rüyalarda bu kural ihlal edilir gibi görünüyor. Orada her şeyi yeni baştan yaratabilir, ortaya çıkartabilir, yoktan var edebilirsin. Aslında rüyada kendi varoluş hikayesinin tanrısı olabiliyorsun. Uçmak da buna dahil. Hatta okyanusu suyun altından yüzerek de geçebilirsin! İlginç değil mi?

Rüyalar, entropinin olmadığı veya tersine işlediği bir alan olabilir mi? Rüyada mekânlar, nesneler, zaman aniden değişebilir. Bir olayın nedeni-sonucu ortadan kalkabilir. O halde rüyalar, entropinin sıfırlandığı ya da geriye aktığı bir gerçeklik olabilir mi? Fizik bilimi rüyalara eğilmiş midir? Bak bunu da çok merak ettim şimdi. Orada başka bir boyut ve zaman düzleminde hareket edebiliyorum çünkü. Eğer evrenin entropik yapısı, bilinç için geçerli değilse, belki de rüya gören bilinç, entropiye tabi olmayan bir sistemin içinde çalışıyordur.

Rüya görürken aynı anda birden çok zamanda bulunmak, muhteşem bir duygu. Düşünsenize normalde görme, dokunma, duyma ihtimali olmayan biriyle sevişebiliyorsun. Onunla dünyanın en ulaşılmaz bölgesine tatile gidebiliyorsun ve bu olanların hepsi gerçek gibi. Kuantum mekaniğinde en çarpıcı olaylardan biri, bir parçacığın aynı anda birden fazla yerde bulunabilmesidir. Yani yataktayım, üzerimde yorgan var ve başım yastıkta ama ben o anda Galapagos adalarında dolanıyorum hatta orada Darwin’den izler bile görebiliyorum. İlginç değil mi?

Bir ara kuarkları da çok merak etmiştim. Oturup bu konuyla ilgili yüzlerce makale okumuş, onlarca video izlemiştim. Çift yarık deneyinde elektronlar, gözlemlenmediklerinde aynı anda iki yarıktan geçebilir. Ancak bir gözlem yapıldığında, tek bir konuma “çökerler.” Bu fikirden sonra olaylara gözlemci olmayı seçmiştim. Gözlemci olunca müdahale etmiyorsun gibi  bir zan olabilir ama düşüncenin enerji boyutuyla olaylara yön verebiliyorsun, bunu da bir başka fizik teorisinde öğrenmiştim.

Atomun birden fazla yerde olma durumu rüya görme ile benzer olabilir mi? Rüya sırasında bilincimiz, birçok farklı olasılığı aynı anda deneyimliyor olabilir mi? Sabah uyandığımızda ise, tıpkı kuantum parçacığı gibi, tek bir gerçekliğe “çöküyoruz. Bu noktada kuantum dolanıklık kavramına da değineyim mi biraz? İki dolanık parçacık, aralarındaki mesafe ne olursa olsun, anında birbirleriyle bağlantı kurabilir. Birbirini çok seven iki kişinin arasındaki bağı böyle açıklayabiliriz. Eğer bilinç de kuantum mekanikleriyle çalışıyorsa, o halde rüya sırasında evrensel bir bilinç ağına bağlanıyor olabilir miyiz? Sabah uyandığımızda ise, bu bağlantı kopuyor ve tekrar gündelik gerçeklik algısına dönüyoruz. Sizce de garip bir döngü değil mi? Gerçeklik algımız her bir düşünce, teori ve fikirle sürekli olarak alt üst oluyor.

Eğer rüyalar sadece beynimizin ürettiği kaotik imgeler değilse, sabahları gerçekliğe döndüğümüzü nasıl bilebiliriz? Ya rüyalar, geleceğin, geçmişin veya başka olasılıkların birer yansımasıysa? Sabahlar, sadece rüyaların belirli bir gerçekliğe çökmesi midir?

Belki de yaşadığımız her sabah, sadece önceki gecelerde gördüğümüz rüyaların bir ortalaması… Eğer zamanın yönü sadece bir algıysa, belki de her gün uyandığımızda farklı bir olasılığı seçiyoruz. Yoksa seçim yapmadan içine mi düşünüyoruz? Bilemiyorum ki! Algılarımız bize çok farklı deneyiler yaşatıyor, bilincimiz bize bunların birer yanılsama olduğunu anlatmaya çalışıyor, ruhumuz (varsa) bütün bu deneyimlerden bir şeyler öğreniyor ve kalbimiz zihnimizin otoritesine boyun eğip, eylem sonuç ilişkisinde üzülüp kahrolmayı seçiyor. Rüyaların hüküm sürdüğü bir alemde yaşadığımızı da es geçmemeye çalışıyorum. Çünkü günlük rutinde deneyimlediğimiz şeylerle bir uçak icat edebileceğimizi zannetmiyorum. Onu bir düş ve bir rüya ile canlandırıp, rüyalar aleminden fiziksel boyuta indirebiliriz diye düşünüyorum. Rüyada yaşadığımız o bolluğu ve güzel adalardaki yaşam formlarını da kendi yaşam boyutumuza çekmeyi öğrendiğimiz gün, tüm fizik yasalarının ve düşlerin de sırrını çözmüş olacağız. Keyifli sabahlar olsun…

 

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir