Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Sevgi, öğrenilen bir şey midir?

01/05/2022
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Sevgi, öğrenilen bir şey midir?

İnsan çocuğu sevgiyi ne zaman öğrenir? Yok yok doğru soru bu değil, sevgiyi nasıl öğrenir? Bu da olmadı… Sevgi, öğrenilen bir şey midir? Yoksa insan çocuğunun bir hakikati midir? Öyle paldır küldür sevebilir mi her şeyi? Yoksa sevebileceği şeyleri mi anlamlı kılar yaşamında? Zor muydu sevmek? Kolay mıydı? Eğer kolaysa sevmek, bu kadar şiddet ve kavgaya ne hacet, Zor ise neden yeltenir sevmeye insan çocuğu… Anlam yüklemek sevgiyi değerli mi kılar yoksa değersiz mi? Sevgi bir değer almak zorunda mı? Değilse neden, bana itaat edersen ve teslim olursan severim diyor tanrı ya da anne ve baba hatta sevgili? Hani inanç sadece sevgiydi? Hani tanrı sadece sevgiydi? O sevgiyse, neden annenin karnını deşerek sokağa dökülür bir çocuğun bedeni? Bir çocuk neden peşkeş çekilir sakalı göbeğinde olan bir puşta? Ben mi sevgiyi yanlış öğrendim, ağaçlardan? Yoksa sevgi, sevdiğini sokak ortasında vuran adamın yüreğindeki o karanlık mıydı?

Sevgi, öğrenilen bir şey midir?

Ben, bana sevgiyi kaç dilde anlatabilirdi ki? Maddeye, bedene, hırsa, kalbe, egoya, ilahi olan hangisine duyduğum sevgi, beni sevdiğim şey yapabildi? Her biri ben sevdikçe ve değer verdikçe çoğaldı ve ben susup geri çekildikçe azaldı. Hani sevgi kocamandı ve her şeyi sarıp sarmalardı, neden bende durağanlaşınca durur ki sevgi. Ben mi çoğaltmalıyım sekoya ağacının o devasa bedeninde karınca yuvalarını ya da zeytin ağacının gövdesine sokulup içten içe eritmeliyim o kutsal mabedin görkemini.

Yıldızları seversin mesela, karanlıktaysan çoğalırlar ve dağların yamaçlarına yıldızlar dökülmüş der gülümsersin. Sabah olur güneş savruk bir edayla çıkar zirveden ve yıldızlar sınırları geçmiş kaçaklar gibi gizlenirler Platon’un mağarasında. Işığı gören ile karanlığa sevdalı gözler arasında seyreltir kendisini Nietzsche… Sevme sanatı der Erich Fromm ve çabayı anlatır. Sevgi çaba gerektirmemeli der bir başka derviş. Sevgi bir haldir ve hal olan hakikattir ve hakikat olan dört kapının en sonuncusudur. Marifettir yani sevgi ve sevginin a, b, c, d hatta z halidir her varlığın bedenine uyar. Kediyle kedi olur, köpekle köpek. Aslanla aslan ve ağaçla ağaç. Böceği hor görme, sevgi varoluşun her zerresine zerk etmiş kendisini görebilene değil teslim olana aşikar eder kendisini. 40 yıl hizmet etmene destur vermez sevgi. O sadece “Ol” diyenlerin yüreğindeki pınardan akan su gibidir. Biliyorsun, su damladan ibarettir ve damla ayırmaz varlığın bütününden kendisini. Salıverir gökyüzünden sağanak sağanak ıslatır değdiği her bir ruhu ve bedeni. Çoğalır, çimenin gövdesinde, yârin yanağında, ağacın yaprağında, kuşun kanadında. İnsan kaçsa da ıslanmanın kudretinden, damla ne yapar eder bir kapıdan girer o hayattan kendisini çalmaya çalışan hırsızın bedenine…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Sevgi, öğrenilen bir şey midir?

Bir doğum olur, ortaya üç kimlik çıkar ve hepsi sevgiye dark olur. Anne olur emzirir, baba olur sarıp sarmalar, çocuk olur gülümser ve umut verir. Her can bir başka candan alacaklı olur sevgiyi. Karanlığa hükmeden tüm duygular lal olur ve teslim eder kendisinde topladığı tüm düş kırıklıklarını. Bilinmez bir deryada evirilir insan. Kimi tanrısına dua eder, kimi inandığı yolun erenine… Kimi kurban eder benliğini, kimi de kurban ister sevgisine ve dile gelir, “ispatla bana sevgini ey insan çocuğu, ispatla ki sana cenneti vereyim“ Sevgiye karşı cennet, cennete karşı sevgi der düşünür insan. Cenneti var etmek için mi sevgiyi vermeliyim, sevdiğim için mi cennet var olmalı? Diyerek düşer yola… Varır; hal bilir, yol bilir, aşk bilir pirin yanında ve sorar, “Ey pirim nedir hakikati sevginin, tanrı mıdır sevgiyi var eden? Sevgi midir tanrı olan?” Pir susar ve lal olur, apansız kapısını çalan bu meczubun sözlerine. Kırk yıldır arar sevgiyi dergahın çilehanesinde, soramaz sırrına eremediği hakikatin sahibine, “sevgi nedir?” diye. Meczubun sözüne yenik düşer bir damla gözyaşı verir yanıtsız kalışına… Düşer yollara Mecnun misali arar tarifsiz kaldığı sevgiyi.

Bir deli görürüm ruhumun en ücra köşesine hapsetmiş kendini, bir çocuğu hissederim kalbimle dilim arasında sıkışmış halde. Pir kapımı çalar, sorar bana “sevgi nedir?” diye. İçeriden bir çocuk ile bir deli bağırır, “sevgi boşluktur ve sınırsızlıktır”… Sevgi boşluk ve sınırsızlıktır.. Pir gülümser boşluğa doldurduğu tanrısının da sevgi oluşuna ya da boşluğa tanrı deyişine. Sınırsızlıkta aramaz manayı bilir ki sınırsız olan şey sevgiydi ve sevgi denen şey ise tanrıydı, çocuktu, deliydi, kediydi, aslandı, kuzuydu, kurttu, köpekti, meşe ağacıydı, çınar dalıydı, tarlaya düşen tezekti, çiçeğe konan arıydı, tarlayı süren öküzdü, leşi yiyen akbabaydı, nehri geçmeye çalışan geyikti ve o geyiğe saldıran timsahtı. Sevgi varoluştu ana sevgi insan değildi. O, yani insan kırmızı horozlu şekeri çocuğa gülümsemesi karşılığında veren bir tüccardı. Kadından hoşluk ve güzellik bekleyen bir sanatçıydı, parasıyla rüştünü ispatlamaya çalışan bir narsistti, kitabı çıkmamış ama adının başına yazar diye eklenti koyan bir çocuktu. Olgunlaşmamış bir meyveydi ve korkusundan kapanan bir küstüm çiçeğiydi.

Sevgi, öğrenilen bir şey midir?

Sevgi, insan çocuğunun elinde bir korku ve tehdit aracıydı, çok seversen kalptendi, az seversen candandı… Yoksa az veren candan, çok veren maldan mıydı? Her ne olursa olsun, insan için sevmek ticari ilişkilerde kullandığı “defteri kebir” miydi? Yevmiyeyle çalışan işçinin akşam mesaisinde ödenen ücreti miydi sevgi? Yoksa o delinin dediği gibi, Sevgi; boşluk ve sınırsız olan mıydı?

Varın içinizdeki deli ile çocuğa sorun, “sevgi neydi?” diye, herkesin hakikati ve sözlüğü kadar dile gelir sevginin tanımı ve herkesin bildiği kadar akar sevgi…
Beni sevdiğin kadar yabancısın ve kendini sevdiğin kadar tanıdıksın sevgiye.
Ya da
Beni sevdiğin kadar tanıdıksın ve kendini sevdiğin kadar yabancısın sevgiye.

Ve

Ne sen varsın ne de ben masalındaki bizsizliğe inanmadan sesleniyorum, sevgiyi tanımlamaya çalışan sana.
Sevgi, sen her ne isen ondan başka bir şey değil….
Ve sevgi, üretilen, çoğaltılan, artan, eksilen, sermayeye dönen, yatırım getirisi olan duygu yumağı hiç değil…
Sevgi, varoluşun içindeki kocaman boşluk ve sınırsız bir haldir. İnanırsan, yaşarsan ve bilirsen…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir