Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Sevginin Eleştirisi Üzerine

09/26/2020
in Duyguların Sosyolojisi
0
3
Sevginin Eleştirisi Üzerine

Güzel bir çocuk muydum? Öyle olmuş olabilirim. Fakat ben kendimi öyle görüyor muydum? Orası muamma işte.

Son zamanlarda çok sayıda insan ile sohbet ederken, ortak noktamız ebeveyn şiddeti ve sevgisizliği oluyor birden. Bugünlerde benim bilinçaltım bir şeyler deşmiyor fakat insanların genel olarak geri dönüşleri bu yönde oluyor… Üç gün önceki bir sohbetimde “Ebeveynlerime karşı bütün öfkemi temizledim!” diyen birine, o öfke ve kırgınlıklardan sadece aklına gelenleri fark edip dönüştürebilirsin demiştim. Öyle hepsi birden dönüşmüyor çünkü.

Sevginin Eleştirisi Üzerine

Neden mi?
Bir insan olarak, çok farklı duygu ve korkulara sahip büyüyoruz. O korku ve duygu katmanlarına sürekli yerleşen travmalar ile yaşıyoruz hayatı. Büyük bir marketin rafları gibi düşünün. Korkular bir sıradaki raflarda, duygular ise diğer sıradaki raflarda dizili. İhtiyacın oldukça indir kullan diye de bekliyorlar orada. Evet, hepsinin kullanma tarihi geçmiş ve farkında olmadan o tarihi geçmiş şeyleri yiyip zehirleniyoruz. Bunu da sürekli yapmıyoruz, sadece o an onu tetikleyecek bir duygu/korku ile geçmişin deneyimini raftan indiriyoruz, hatırlarımız acıyla canlanıyor ve dokunuyor hislerimize.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Böyle mi devam ediyor insan olma yolculuğumuz? Hemen kurtulamıyor muyuz bütün bu olanlardan? Sihirli bir ilacı ve dokunuşu var mı? Birileri hemen siliyormuş doğru mu? Sorular uzar gider ve bitmez bir döngüde devam eder. Bakmayın etrafta ahkam kesip, onu temizle bunu affet şunu gönder, onu çağır muhabbeti yapanların o çok bilmiş hallerine. Bu önerileri verenler ile bir araya geldiğinizde göreceksiniz ki onlar bile halen atamamışlar o duygu ve korkuları. Atmaları da mümkün değil. İçinde bir yerlerde duran ve halen dokunmadıkları ve farkında olmadıkları bir duyguyu ve korkuyu nasıl temizleyebilirler ki? Önce onu tetikleyecek bir gerekçe gerekiyor. Peki tetiklenmezse ne oluyor, orada öylece uyuyup duruyor. İlk sarsıntıda raflardan sepetinize düşmeyi bekleyen tanımlayamadığınız bir korku ve duygu olarak alışverişin gerçekleşmesini bekliyor.

Bu kadar kaotik mi hayat? Değil tabi ki… İçinden çıkamadığınız tüm üzüntüleriniz, kaygılarınız, korkularınızı aştığınız tüm yaşamı hatırlayın. Birçoğundan iz bile kalmamıştır. Bizim en büyük sınavlarımız her ne kadar çok sevdiklerini söyleseler de ebeveynlerimizdir. Eğer büyümüş ve çocuklarımız olmuşsa onların da en büyük sınavları ve travmalarının sebebi bizizdir.

Ne diyorduk, kendi içsel korkularımız ve duygularımız ile ebeveyn bağlantılı hikayemiz. Evet bu yazıyı yazmama sebep olan şey tam olarak ebeveyn şiddeti idi . Hatta bu yazıdan kocaman bir paragraf silmeme neden olan bir şiddetti. Anlatmak da deşmek de çare olmayacaktı o yüzden o kısmı çıkardım ama özünü çıkartmayacağım yazıdan. Eskilerden kime sorsanız sevmeyi bilmediklerini, öyle görmediklerini söyleyecekler sizlere. Oysa aşık oldukları kızlar/adamlar vardı her birinin. Bu coğrafyada binlerce yıldır yazıla gelen aşk şiirleri var. Aşkı diline pelesenk etmiş dervişler var. Devasa akropolislerinde aşk öykülerinin oynandığı tiyatroları var. Kimse beni biz bilmiyorduk martavalına inandıramaz onu söyleyeyim. Sevgisiz büyüyen ve büyütülen nesillerdik, töreydi, ahlaktı, ananeydi bence hepsi kendi içsel karanlıklarının maskesiydi. Çünkü izledikleri filmlere ağlayan nesillerdi onlar ve sinemayı çekirdek çitleyerek izliyorlardı. Aşkı biliyorlardı pekala. Üstelik aşkın divane hallerine de hakimdiler. Bir tek çocuklarına uyguladıkları şiddete aşina olmadıklarını iddia ediyorlardı ki o da gerçek değildi biliyorum.

Bugün sevginin hangi hali var sözcüklerimizde dolanan bilmiyorum. Çünkü herkesin bir sevgi tanımı var. Maddenin katı, sıvı, gaz hali gibi tanımlar. Birbirine evirilirken tanımları değişiyor ama aynı şeyi anlattıklarını sanıyorlar. Sanrılar içinde bir sevgi.

İyi de sevgi bu kadar kaotik bir şey mi? Sen bana vermedin ben de sana vermeyeceğim diyecek kadar değerli mi? Yoksa herkesi sevebilirim, bana şiddet uygulayana bile o sevgimi vereceğim diyecek kadar değersiz mi? Neden değersiz olsun ki sevgi. Hayır sevgi değersiz değil, sana şiddet uygulayana sevgini verecek kadar değersiz olan senden bahsediyorum. Değersizlik duygusundan yani. O raflardaki duygulardan biri de bu. Diğerleri neler bir bilsen, kendin olmaya razı gelmezsin. Çünkü farkına varacaksın ki şu anki sen gerçek olan sen değil. Tüm öfkeyi, duyguyu, tanımı, örüntüyü ve korkuyu kaldırdığında ortaya hiç tanımadığın biri çıkacak. O kadar yabancı olacaksın ki ona en büyük korkun açığa çıkacak. Kendin olmanın tek başınalığına sığınamadan kaçacaksın ondan.

Güzel bir çocuk muydum? Bilmiyorum. Bana göre değildim. Korkularım var mıydı? Çok fazlaydı. Değersizlik duygusu var mıydı? Ben var mıydım hatırlamıyorum? Onaylanma duygusu? Ondan bihaberdim. Fark edilme arzusu? Kayıp isen kime fark ettireceksin ki kendini? Sevilme ihtiyacı? Sevgiye ihtiyaç duyacak kadar aç olabilir misin? Açlığı midende hissettin mi hiç? Yumruk gibi boğazına düşen kuru lokmanın tükürükle ıslanmayan hallerini tekmelemeyi düşündün mü? Bu coğrafya değil, dünyanın bütün coğrafyalarında her zaman çocuk olmak çok zordu! Biz kifayetsiz büyütüldük. Biz, kayıp bir neslin hayatın dişlileri arasına çomak sokmaya çalıştığı anlara denk gelip kendimize sürgün yaşadık. Biz ajite edilmenin ve ajite olmanın en buhranlı zamanlarında çocukluğumuzu kazanmaya çalıştık ama güzeldik be. Yüreğimiz güzeldi. Çirkinliğimiz, ellerimizdeki kirde, yüzümüzdeki kırılganlıkta, kıyafetlerimizdeki deliklerde olabilirdi ama kalbimizde nokta kadar günahlar ile büyüdük. Üstelik, süpürgenin kökünden, terliğin topuğundan nasiplenmiş kaburga kemiklerimizden doğan Havva’nın sancısını hissederek, biz olduk.

Sonrası mı?
Yok ki… Hep buradaydık, binlerce yıldır da burada olacağız. Büyüyeceğiz… Öleceğiz… Tıpkı yüzlerce yıl ölmüş olan ve hatırlayamadığımız atalarımız gibi… Hatıralardan silinip gideceğiz… Acılarımızı, Zümrüdü Anka’nın kanatlarına kazıyıp sonrasında yanıp kül olacağız ve uçup dağılacağız alameti farikası sevgi olmuş benliğimizden.

Ben mi? doğduğunu hatırlamayan, öldüğünü bilmeyen, yaşadığından hem haberdar hem de habersiz, ham bir beden ve tanımsız bir düşünce olarak yaşamını sürdüren hamuş bir meczubum sadece.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir