Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Zehirlenmek ve Şifalanmak

06/24/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Zehirlenmek ve Şifalanmak

Gece ve gündüz, siyah ve beyaz, iyi ve kötü, zehir ve panzehir, hastalık ve şifa… Hayatımız sürekli olarak ikili sistemler üzerinde ilerliyor. Seçim ve sonuç, güzel ve çirkin, art niyetli ve iyi niyetli. Şifa ve hastalık demiştik bunun insana evirilmiş halini ise zehirleyen ve şifalandıran olarak değiştirerek Yin ve Yang’ımızı anlatmaya başlayabilirim.

Zehirlenmek ve Şifalanmak

Çevremizde her tutum ve davranışın iki ucunda yaşayan insan vardır. Biri; varlığı, sözleri, bakışları, eylemleri ile zehirler, diğeri ise şifalandırır. Ortada kalanları uçlara koymadım çünkü onlar her iki tarafın ustalığını sergilediği alanda yani araftadırlar. Zehirlemek her zaman çok kolaydır ve sadece duygusuna, düşüncesine ya da bedenine bir an içinde zerk etmen yeterli olur. O zehir hızla bütün bedene yayılır ve panzehiri yoksa yakınlarda ölüme götürür. Bazı zehirler ise ağır ağır işler bedende ve düşüncede. İlk dozu aldıktan sonra kişi farkında olmadan o zehri hücre hücre gezdirir içinde ve sonuçta “dönülmez akşamın ufkundayım” şarkısı eşliğinde eceline imza atar ve kaybedilmiş zamanlarının şerefine içer hapları…

Varlığı kendi içinde değer görmemiş her birey bu zehri almaya ve onu büyütmeye müsait bir varoluş sergiler. Kendisini sevmeyen ve varlığı ile barışık olmayanlar da zehri içmeye hazırdır. İşin ilginç yanı, dünyada on zehirli insan, seksen dokuz potansiyel zehirlenme adayı ve bir şifacı vardır. Bu kabataslak bir rakam tabi. Ortalamada bu tarz bir sonuca üç aşağı beş yukarı sende çevrendeki insanlara bakarak erişebilirsin.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Bu resme bakınca kim daha güçlü ya da evrensel öğretilerde sürekli olarak bir dengeden söz ediliyor, bu alanda bir denge var mı sence? Yani zehirleyenler ile şifalandıranlar arasında bir denge söz konusu olabilir mi? Bunun için tekrar gözümüzü kelimelerden kaldırıp sağımıza ve solumuza bakıyoruz ve anlıyoruz ki şifacılar ya da ruhumuza iyi gelenler sayıca çok azlar. Onların azlığı ve çokluğu zehri temizlemeye yetiyor mu? Pek mümkün görünmüyor! Peki zehirleyenler güçlü mü? Aslında bu denge çarkındaki en zayıf halka onlar. Fakat başarılı olmalarının sebebi güçleri değil, zehirlenenlerin ahmaklığı, aymazlığı, farkındasızlığı ve inatla hatta ısrarla aynı yanlışı yapıp aynı hataları tekrarlamalarıdır.

Dünya üzerinde vücut bulmuş tüm insanlar aynı duygu ve korkuları yaşarlar. Gülümsemek, gözyaşı, acı, tatlı, aşk, sevgi, şefkat, sarılmak, sevmek, dokunmak, hissetmek bedenlenmiş her insan çocuğu için aynıdır. Şiddetleri farklı olabilir fakat bu duyguları tetikleyici eylemlere maruz kaldıklarında aynı salgıları üretirler ve benzer tepkiler verirler. Bu alanda insanlar arasında bir birlikten söz edebiliriz. Ayrıştıkları yerler genelde inanç, dil, ırk ve siyasi ideolojileri oluyor. Bunlar da aslına bakarsanız insan çocuğunu zehirleyen diğer unsurlar ama yazının konusu bu değil… Daha çok insandan insana akıtılan zehir ve onun şifalanması idi fakat konuya da bir türlü giriş yapamadım gördüğün gibi.

Evet, bu kadar dolandığım yeter gelelim sadede. Bir insanı nasıl zehirleyebilirsin, onun değersiz olduğunu hissettirmeyi ilk sıraya koyabiliriz. Bunun için; küçümseyici ve alaycı davranıp karakterini ezebilirsin. Görmezden gelip incitebilirsin. Sözlerini boşa söylemiş cümleler haline getirip boğazını düğüm düğüm yapıp anlaşılmadığını düşündürtebilirsin. Sevilmediğini ve önemsenmediğini söyleyip ya hissettirip bu değersizlik duygusuyla onu iyice boğabilirsin. Bir insanı değersizleştirdiğin anda onu iyileştirecek olan şifacıyı bulması bile yılları alacaktır. Çünkü kişi önce kendisini değersizleştiren kişiye rüştünü ispat etme derdine düşecektir. Bunun için çabalayacak, emek verecek, fedakarlık yapacak, kendisinden hepten vazgeçecek, kahrolacak, ağlayacak, şiddete uğrayacak ve pes ettiği yerde -ki orası genelde hastalığının son aşaması oluyor- şifalanma ihtiyacını fark edecek. Ne kadar zahmetli bir yolculuk değil mi? Üstelik bu bahsettiğim şeyleri dış mihrakların yetiştirdiği ajan ve provokatörler değil aileler yapıyor. Yani anne, baba, kardeş, sevgili, eş, çocuklar, arkadaşlar, akrabalar ve komşular… En yakınları ile yüzleşemediği için yüklenip duruyor insan çocuğu tüm acıları ve haliyle panzehiri geç bulunan zehirler ile de ölüme taşıyor bedenini. Zehirli, kötü, akla zarar benliğe ziyan insanlar ile çevrili olduğunu düşünüyorsan dur ve derin bir nefes al… Ne kadar izin veriyorsun bütün bu olanlara. Zehri ne kadar alıyorsun bedenine. Dayak yemediğin günü problemlimi görüyorsun? Bugün sorun olmadığında içinde bir huzursuzluk mu var? bir şey olacağına dair. İyiler ve kötüler diye ayırdığın dünyada sen iyi misin? Kötülüğün büyümesine bu garip tavırların sence izin veriyor olabilir mi? Sorun var, oh her şey normal mi diyorsun? Sorunsuz bir yarını ve günü düşünemiyor musun? Farkında mısın? Kötülüğe olan açlığın ile var olan olumsuzluğu beslediğinin ve onunla birlikte kendini de zehirlediğinin.

Haydi uyan artık, iyilik ve güzellik, erdem ve sevgi kolay üretilen ve dağıtılan insan çocuğuna ait gerçekliklerdir. Bu gerçeklik içinde kendini var edip, zehri sahibine teslim et ve onun senin ısırmasına yaşam alanına girmesine izin verme. Kendini sev, kendini büyüt, kendinle ol ve terk et zamansızlıktaki yolcuğunu, kocaman sarıl kendine ve kucakla; ruhunu, zihnini, benliğini, bedenini… Yarını şimdi sevdiğin kendinle inşa edersen en azından senin dünyan güzel olacak, başkasının karanlığına da senin ışığın yoldaş olacak. Gülümse…

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir