İçimde hiç kapanmayan bir radyo var. Frekansı durmadan kayıyor; bazen cızırtılı bir geçmiş şarkısına takılıyor, bazen geleceğin henüz çekilmemiş filmlerine fragman yetiştirmeye çalışıyor. Arada bir, hiç beklemediğim bir anda, yıllar önce duyduğum bir cümleyi yeniden çalıyor. Ben de oturup dinliyorum. Sanki o cümleyi ilk kez duyuyormuşum gibi değil de bu defa içinden başka bir anlam çıkacakmış gibi. Ama en sık yaptığı şey, düpedüz geviş getirmek.
Günün ortasında, durup dururken kendimi aynı düşünceyi ellinci kez çiğnerken buluyorum. Zihnim aynı cümleyi farklı tonlamalarla yeniden kuruyor, sanki bir öncekini beğenmemiş gibi. Bir saat önce bitmiş bir konuşmanın hevesini, beş yıl önceki bir kırgınlığın tortusunu ya da yarın belki hiç yaşanmayacak bir ihtimalin kaygısını alıp yeniden ağzına atıyor. Üstelik bunu öyle bir ciddiyetle, öyle hayati bir görevmiş gibi yapıyor ki bazen kendisine bakıp gülmek istiyorum. Bazen de insanın kendi zihninden kaçacak bir kapı araması gibi bir şey bu. Kapıyı açıyorsun, yine içeridesin. Başka bir kapı deniyorsun, o da aynı odaya çıkıyor.
Zihnim bu işi yaparken kendisini son derece önemli sanıyor. Sanki dünyada olup biten her şeyin sorumluluğu ona verilmiş, sanki bir an durursa hayatın bütün düzeni bozulacak. Bir düşünceyi yeterince uzun süre çevirirsem doğru cevabı bulacağım, bir konuşmayı yeterince ayrıntılı incelersem karşımdakinin aslında ne demek istediğini çözeceğim, geçmişteki bir olayı yeniden oynatırsam bu defa farklı bir sonuç elde edeceğim sanıyor. Ne tuhaf bir çalışma düzeni. İnsan kendi içinde bir mahkeme kuruyor, kendisini hem savcı hem sanık hem de hâkim ilan ediyor. Üstelik duruşmaların çoğu gece yarısı yapılıyor ve kararlar genellikle sabaha karşı veriliyor. Sabah olunca da bütün bu kararların ne kadarının gerçek, ne kadarının uykusuzluğun eseri olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

Bazen düşünüyorum, insanın zihni yalnızca kendi yaşadıklarıyla mı doluyor, yoksa içinde yaşadığı toplumun seslerini de taşıyor mu? Bir konuşmada nasıl görünmemiz gerektiğini, bir ilişkide ne kadar vermemiz gerektiğini, hangi davranışın kabul edilebilir, hangisinin ayıp, zayıf ya da yetersiz sayılacağını nereden öğreniyoruz? Birçoğunu kendi başımıza keşfetmiyoruz. Aileden, okuldan, iş hayatından, arkadaşlıklardan, sokaktan, ekranlardan ve bize sürekli nasıl biri olmamız gerektiğini anlatan sayısız cümleden öğreniyoruz.
Sonra bütün bu sesler içimizde bir yer kuruyor. Bir süre sonra dışarıdan birinin bizi yargılamasına gerek kalmıyor. Kendi kendimizi izlemeye, denetlemeye, düzeltmeye başlıyoruz. Bir konuşmada fazla mı konuştum? Karşımdaki insan beni yanlış mı anladı? Kendimi yeterince iyi ifade edebildim mi? Birine hayır derken fazla mı sert oldum? Bir başkasının beklentisini karşılayamadığımda, sanki yalnızca bir ilişkiyi değil, kendimize dair kurduğumuz bütün o düzgün görüntüyü de kaybetmişiz gibi hissediyoruz.
İşte zihnin geviş getirdiği alanlardan biri de burası. Yaşadığımız olayın kendisinden çok, o olayın bizi başkalarının gözünde nasıl gösterdiğini düşünüyoruz. Kendi davranışımızı yalnızca ne olduğuyla değil, nasıl algılandığıyla da ölçüyoruz. Bazen bir cümleyi söylemiş olmaktan değil, o cümlenin karşı tarafta nasıl bir iz bıraktığından endişe ediyoruz. İnsan, bir noktadan sonra kendi hayatının hem oyuncusu hem de sürekli denetim yapan gözlemcisi hâline geliyor.
Bu durumun ne kadarının toplumsal ilişkilerden, ne kadarının kendi kişisel alışkanlıklarımızdan kaynaklandığını her zaman ayırmak kolay değil. Zaten insan davranışı da tek bir nedene sığacak kadar düzenli bir şey değil. İçimizdeki kaygı, geçmiş deneyimlerimizle, başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerle, içinde yaşadığımız koşullarla ve kendimize yüklediğimiz anlamlarla birlikte şekilleniyor. Bazen bir insanın susması, bizim zihnimizde uzun bir konuşmaya dönüşüyor. Bazen bir bakış, bir mesajın gecikmesi ya da beklemediğimiz bir tavır, zihnimizde kendi başına büyüyen bir hikâyeye dönüşebiliyor.
Zihin, hiç susmayan bir geveze. Kelimelerle geviş getiriyor, kurgularla besleniyor, düşlerle sarhoş oluyor. Bir an kendi ürettiği bir senaryoyla havalara uçup çocukça bir mutluluğa sarılıyor; hemen ardından yine kendi uydurduğu küçücük bir ihtimalin gölgesinde büsbütün karamsarlaşıyor. Sanki durmaksızın çalışan, hiç yorulmayı bilmeyen bir çark gibi, görünmez bir frekansta titreyip duruyor düşünceler. Oradan oraya savruluyor; ne tam olarak şimdiye basabiliyor ayağını ne de geviş getirdiği geçmişi gerçekten sindirebiliyor. Sanki her lokmayı yutmadan yeniden ağzına alan huzursuz bir çocuk gibi.
Bir bakıyorsun, daha yaşanmamış bir konuşmanın içinde kendini savunuyorsun. Karşındaki insan henüz tek bir kelime etmemiş ama sen çoktan üç farklı cevap hazırlamışsın. Bir bakıyorsun, yıllar önce söylenmiş bir sözün karşısında yeniden susuyorsun. O gün söyleyemediğin cümleyi bugün içinde kuruyorsun; sonra o cümleyi de yeterince iyi bulmayıp bir başka biçimde söylüyorsun. Zihin, insanın başına gelmemiş olayların provasını yaptırıyor. Perde açılıyor, oyuncular yerini alıyor, replikler okunuyor. Seyircisi de sensin, yönetmeni de. Bazen oyunun sonunda alkışlayan yine sensin. Bazen de bütün salonu kendin terk ediyorsun.
Asıl tuhaf olan, çoğu zaman bunların hiçbirinin o anda yaşanmıyor olması. Bir şey bitmiş, ama zihnin bitmesine izin vermiyor. Bir şey henüz olmamış, ama zihnin çoktan olmuş gibi davranıyor. Bir insanla konuşmuşsun, konuşma sona ermiş, herkes kendi hayatına dönmüş. Sen ise içeride hâlâ o konuşmanın bir köşesinde oturuyorsun. Çayın soğuyor, telefonun ekranı kararıyor, dışarıda insanlar otobüse yetişiyor, birileri pazardan domates alıyor, bir çocuk annesinin elini çekiştiriyor. Hayat kendi halinde devam ediyor. Senin zihnin ise bir cümlenin virgülünde takılmış, oradan bir türlü çıkamıyor.
Bazen insanın kendi zihniyle yaptığı savaşın önemli bir kısmı, dışarıdaki insanlarla değil, dışarıdaki insanların zihninde nasıl bir yer tuttuğuyla ilgili oluyor. Birinin bizi sevmesini istiyoruz, ama yalnızca sevilmekle yetinmiyoruz. Nasıl sevildiğimizi de bilmek istiyoruz. Birinin bizi anlamasını istiyoruz, ama bizi yanlış anlama ihtimalini ortadan kaldırmak için durmadan açıklama yapıyoruz. Kabul görmek istiyoruz, ama kabul görmediğimizi düşündüğümüz her anda kendimizi yeniden sorguluyoruz.
İlişkilerde yaşanan birçok gerilim de burada büyüyebiliyor. Söylenen cümle kadar söylenmeyen cümleler, verilen cevap kadar geciken cevaplar, bir davranış kadar o davranışın ardında olduğunu düşündüğümüz niyetler önem kazanıyor. Zihin, bilmediği yerleri kendi yorumlarıyla dolduruyor. Bazen bu yorumlar gerçeğe yaklaşıyor, bazen de insanı hiç yaşanmamış bir hikâyenin içine sürüklüyor. Ama zihnin çalışma biçimi bu: Belirsizlikten hoşlanmıyor. Bilmediği bir şeyi bilinir hâle getirmek için bir açıklama arıyor. Açıklama bulamadığında ise çoğu zaman kendi hikâyesini yazıyor.
Ve yazdığı hikâyeyi bir süre sonra gerçekmiş gibi okumaya başlıyor.
Oysa dışarıdan baksanız, sakin bir odada oturmuş bir fincan çay içiyorumdur sadece. Elimde buğusu tüten çay, gözlerim belki pencerede. Dışarıdan bakana göre ortada olağanüstü hiçbir şey yoktur. Bir insan çay içiyordur. Hepsi bu. Ama kimse bilmez o an içeride kaç farklı tiyatro oyununun sahnelendiğini, kaç gereksiz cümlenin tekrar tekrar sarıldığını, kaç kez aynı perdenin açılıp kapandığını. Birileri içeride geçmişi sorguluyordur, birileri geleceği planlıyordur, birileri de henüz olmamış bir felaketin hesabını tutuyordur.
Bazen zihnim, kendi kurduğu kalabalıktan yorulup yine kendi kurduğu bir sessizliği arıyor. Önce ortalığı birbirine katıyor, sonra da neden bu kadar gürültü olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir evin bütün odalarında aynı anda ışıkları yakıp sonra elektrik faturasına şaşırmak gibi. Hangi düşünceyi neden çağırdığını, hangisini neden bu kadar uzun süre misafir ettiğini sormuyor kendine. Her geleni içeri alıyor. Kimi eski bir kırgınlık, kimi gereksiz bir korku, kimi de insanın kendi kendisine anlattığı fazlasıyla inandırıcı bir hikâye. Sonra bütün bu misafirler aynı masaya oturuyor ve ben, ev sahibi olarak, hangisine çay koyacağımı şaşırıyorum.
Belki de insanın toplumsal hayat içinde yorulmasının bir nedeni de bu. Sürekli bir şeylere yetişmeye, bir şeyleri doğru yapmaya, başkalarının beklentileriyle kendi ihtiyaçları arasında bir denge kurmaya çalışıyoruz. İş yerinde başka bir rol, aile içinde başka bir rol, arkadaşlıkta başka bir rol üstleniyoruz. Her ortamın kendine özgü kuralları, beklentileri ve sessiz anlaşmaları var. İnsan bazen bütün bu rolleri taşırken kendi sesini nerede bıraktığını fark edemiyor.
Bir yerde güçlü görünmen gerekiyor, başka bir yerde anlayışlı olman bekleniyor. Bir ortamda susmak olgunluk sayılıyor, başka bir ortamda susmak ilgisizlik olarak yorumlanıyor. Birine sınır koyduğunda bencil, her şeye katlandığında iyi insan olarak görülüyorsun. Sonra kendi içinde oturup hangi davranışın doğru olduğuna karar vermeye çalışıyorsun. Zihin de bütün bu çelişkili beklentileri alıp yeniden yeniden önüne koyuyor.
İnsanın kendi hayatını yaşarken sürekli bir değerlendirme sürecinde olması ne kadar yorucu. Bazen bir işi yapıyoruz, sonra nasıl yaptığımızı düşünüyoruz. Bir insanla konuşuyoruz, sonra nasıl göründüğümüzü düşünüyoruz. Bir karar veriyoruz, sonra başka bir karar verseydik ne olacağını düşünüyoruz. Yaşadığımız anın içinde bulunmak yerine, yaşadığımız anı sonradan inceleyen bir gözlemciye dönüşüyoruz. Sanki hayatı yaşamaktan çok, hayatımızın raporunu hazırlamakla meşgulüz.
Bir süre sonra insanın kendisiyle arasına da bu raporlar giriyor. Nasıl biri olduğumuzu, neyi doğru yapıp neyi yanlış yaptığımızı, hangi davranışımızın bizi değerli ya da değersiz kıldığını düşünürken kendi varlığımızı bir performans tablosuna çeviriyoruz. Başarılarımız, başarısızlıklarımız, ilişkilerimiz, seçimlerimiz, başkalarının hakkımızdaki düşünceleri… Hepsi aynı dosyada toplanıyor. Dosya kabardıkça insanın kendisini olduğu hâliyle görmesi zorlaşıyor.
Zihnin bu yorulmaz, kendi etrafında dönüp duran tatlı ama yorucu saflığı da burada başlıyor galiba. Her defasında aynı oyuna kanması, her defasında dünyayı yeniden kurtarıyormuş gibi aynı düşünceyi ciddiyetle çiğnemesi… İnsan bazen ona bakıp, “Yeter artık, biliyorsun bu hikâyeyi,” demek istiyor. Ama zihin bilmiyor, ya da bilmek istemiyor. Belki de biliyor ama bildiği şeyi bırakmaya gönlü razı gelmiyor. Çünkü bazı düşünceler çözülmek için değil, alışkanlıktan taşınmak için tutuluyor içimizde. Bir süre sonra insan düşüncesini değil, düşüncesinin kendisinde bıraktığı hareketi yaşamaya başlıyor.
Bir kırgınlığı düşünüyorsun, sonra o kırgınlığın sende bıraktığı duyguyu düşünüyorsun. Ardından o duyguyu neden hâlâ taşıdığını sorguluyorsun. Sonra kendine, neden bu kadar çok düşündüğünü soruyorsun. En sonunda da bütün bunları düşündüğün için kendine kızıyorsun. İşte zihnin kendi kuyusuna merdiven dayama biçimi. İniyorsun, bir basamak daha buluyorsun, biraz daha aşağıya iniyorsun. Sonra yukarı bakıp neden bu kadar derinde olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Oysa seni buraya getiren şey, çoğu zaman bir düşüncenin kendisinden çok, o düşünceyi bırakmayı beceremeyişin oluyor.
Bazen bu döngüye bir de kendimizi düzeltme çabası ekleniyor. Daha sakin olmalıyım, daha anlayışlı davranmalıyım, daha az düşünmeliyim, insanları bu kadar önemsememeliyim, geçmişe takılmamalıyım, geleceği bu kadar dert etmemeliyim. İnsanın kendisine verdiği talimatlar bitmiyor. Her farkındalık yeni bir ödev doğuruyor. Bir şeyi fark ettiğimizde rahatlamak yerine, onu hemen değiştirmemiz gerektiğine inanıyoruz.
Kendini geliştirmek için yola çıkan insan, bir süre sonra kendisini sürekli tamir edilmesi gereken bir varlık gibi görebiliyor. Bir davranışını anlamaya çalışırken kendini yargılıyor, bir duygusunu kabul etmeye çalışırken onu ortadan kaldırmak istiyor. Sanki içimizdeki her çatışma çözülmeli, her eksiklik tamamlanmalı, her huzursuzluk bir yöntemle giderilmeli. Oysa insanın bütün hayatı, üzerinde çalışılıp sonunda kusursuz hâle getirilecek bir proje değil.
Bunu söylemek, değişimi ya da sorumluluğu reddetmek anlamına gelmiyor. İnsan davranışlarının sonuçlarını düşünmeli, kendisini ve başkalarını inciten alışkanlıklarını fark etmeli, gerektiğinde değişmek için çaba göstermeli. Ama her düşünceyi bir arıza, her duyguyu bir problem, her kararsızlığı bir yetersizlik olarak görmeye başladığında, kendi iç dünyasına karşı da acımasız bir denetçi hâline geliyor.
İnsanın kendi zihniyle kurduğu ilişki biraz da buna benziyor. Bir yandan ona güvenmek istiyorsun, çünkü düşünmek, anlamak, değerlendirmek ve seçim yapmak zorundasın. Diğer yandan, zihnin ürettiği her şeyin gerçek olmadığını da öğrenmen gerekiyor. Çünkü zihnin bir ihtimali düşünmesi, o ihtimalin yaşanacağı anlamına gelmiyor. Birinin sana cevap vermemesi, senden nefret ettiği anlamına gelmiyor. Bir konuşmada istediğin cümleyi kuramamış olman, hayatının geri kalanında hep eksik kalacağın anlamına gelmiyor. Geçmişte yaptığın bir hata, bütün geleceğini yönetmek için sana verilmiş bir ceza belgesi değil. Ama zihin, bazen bütün bunları birer kesin hüküm gibi önümüze koyuyor.
Hele bir de insanın kendisine karşı fazla ciddi olduğu zamanlar var. Her düşüncesini dikkate değer bir mesaj, her kaygısını dikkate alınması gereken bir uyarı, her iç sıkıntısını da çözülmesi gereken büyük bir mesele sanması. Sanki içimizden geçen her şeyin bir açıklaması olmak zorunda. Sanki her sessizlik mutlaka bir şey anlatmalı, her huzursuzluk bir yere bağlanmalı, her günün sonunda kendimiz hakkında yeni bir şey öğrenmeliyiz.
Oysa bazen insan sadece yorulmuştur. Bazen bir düşünce, üzerinde durulmadığında kendi kendine dağılacak kadar önemsizdir. Bazen de ortada çözülmesi gereken bir mesele değil, biraz uykuya, biraz yürümeye, biraz da hiçbir şey yapmadan oturmaya ihtiyaç vardır.
Ama bunu zihne anlatmak kolay değil. Çünkü zihin, boş durmayı çoğu zaman bir kayıp gibi görüyor. Bir şey yapmıyorsan bir şey kaçırıyormuşsun gibi davranıyor. Sessiz kalırsan hayatın gerisinde kalacağını, bir sorunu düşünmezsen o sorunun seni hazırlıksız yakalayacağını, bir ihtimali hesaplamazsan başına geldiğinde ne yapacağını bilemeyeceğini söylüyor. Her şeyi önceden düşünerek kendini koruyabileceğine inanıyor.
Bir bakıma iyi niyetli bir telaş bu. Ama iyi niyetli olması, her zaman işe yaradığı anlamına gelmiyor. Bazen korumaya çalıştığı insanı, kendi kurduğu korkuların içine hapsediyor.
Gündelik hayatın hızlandığı, insanların sürekli ulaşılabilir olduğu, iletişimin hiç bitmeyen bir akışa dönüştüğü bir zamanda zihnin dinlenmesi de zorlaşıyor. Bir mesajın gelmesini beklemek, gelen mesajın tonunu anlamaya çalışmak, bir paylaşımın kimler tarafından görüldüğünü düşünmek, bir başkasının hayatını kendi hayatımızla karşılaştırmak… Bunların hepsi tek başına büyük meseleler olmayabilir. Ama gün boyunca biriken küçük uyarılar, beklentiler ve karşılaştırmalar insanın iç dünyasında bir kalabalık oluşturabiliyor.
Eskiden bir konuşma biterdi, insan evine giderdi. Şimdi konuşmanın kendisi bitse bile zihnimizdeki uzantıları devam edebiliyor. Bir mesajın ekran görüntüsü, bir cümlenin hatırlanışı, bir insanın çevrimiçi olup cevap vermeyişi, bir paylaşımın aldığı ya da almadığı tepki, kendi başına bir düşünce zinciri başlatabiliyor. İnsan bazen karşısındaki kişiyle değil, o kişinin dijital ortamda bıraktığı izlerle ilişki kuruyor. Sonra da o izlerden anlam çıkarmaya çalışırken kendisini yoruyor.
Bu durumun herkeste aynı biçimde yaşandığını söylemek mümkün değil. İnsanların deneyimleri, ilişkileri ve koşulları farklı. Ama hepimizin bildiği bir şey var: Zihin, belirsizlikle karşılaştığında onu anlamlandırmak istiyor. Bazen bu çaba bizi daha dikkatli ve anlayışlı kılıyor. Bazen de hiç ihtiyaç olmayan yerlerde bizi kendi yorumlarımızın içine çekiyor.
Bunu fark ettiğim zamanlarda zihnime kızmaktan çok onu izlemeye çalışıyorum. Her zaman becerebildiğim söylenemez. İnsan kendi düşüncelerinin içinde yaşarken, dışarıdan bakıyormuş gibi davranamıyor. Ama arada bir, düşüncenin kendisiyle düşünceye kapılmak arasındaki farkı görebiliyorum. Bir şey aklımdan geçiyor. Sonra onun peşinden gitmeden önce duruyorum.
Bu düşünce gerçekten şu anda yaşadığım bir şey mi, yoksa zihnimin biraz önce açtığı başka bir dosya mı? Bu korkunun karşılığı dışarıda var mı, yoksa ben kendi içimde bir ihtimale hayat mı veriyorum? Bu cümleyi gerçekten söylemem gerekiyor mu, yoksa onu yalnızca zihnimde tekrar ettiğim için mi önemli sanıyorum?
Bunlar insanı bir anda bütün düşüncelerinden kurtaran sorular değil. Zaten böyle bir kurtuluş fikri de zihnin başka bir oyununa dönüşebilir. “Artık hiç kaygılanmayacağım, hiçbir şeyi kafama takmayacağım, her şeyi olduğu gibi kabul edeceğim,” diye yeni bir hedef koyarsın kendine. Sonra ilk kaygı geldiğinde onu da başarısızlık olarak görürsün. Bu kez de kaygılandığın için kaygılanmaya başlarsın. Zihin, kendisini susturmak için kurduğun cümleyi bile alıp yeni bir geviş malzemesine dönüştürebilir.
İnsan bazen kendi iç huzurunu bile performans hedefi hâline getiriyor. Huzurlu olmayı da başarması gereken bir iş gibi görüyor. Sanki hayatın sonunda bize bir değerlendirme formu uzatılacak: “Kendinizi ne ölçüde sakinleştirebildiniz?” Sonra da verdiğimiz cevaba göre bir not alacağız. Yeterince sakin olamadıysak, bir sonraki hafta daha çok çalışacağız. Zihin bu kez huzuru da bir görev hâline getirecek.
Belki de mesele, zihni susturmak değil. Her düşündüğümüz şeye cevap vermek zorunda olmadığımızı öğrenmek. İçimizden geçen her cümleyi sahiplenmek, her ihtimali değerlendirmek, her anıyı yeniden yargılamak zorunda değiliz. Bir düşünce gelebilir ve biz ona kapıyı açmadan da varlığını fark edebiliriz. Bir duygu içimizde belirir, onu hemen açıklamaya çalışmadan da bir süre taşıyabiliriz.
Her şeyin adını koymak, her şeyin nedenini bulmak, her şeyi bir sonuca bağlamak zorunda değiliz. Çünkü bazen insanın kendisiyle kurduğu en sağlıklı ilişki, kendi içinden yükselen her sese cevap yetiştirmeyi bırakmasıyla başlıyor.
Bu, insanın toplumdan ya da ilişkilerden çekilmesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, ilişkilerin içinde kendisine de bir alan açabilmesi anlamına geliyor. Başkalarını anlamaya çalışırken kendi sesini tamamen susturmamak, başkalarının beklentilerini dikkate alırken kendi sınırlarını da fark edebilmek, bir ilişkide yaşanan her belirsizliği kendi değeriyle ilişkilendirmemek… Bunlar bir anda kazanılan beceriler değil. İnsan bunları yaşadıkça, yanıldıkça, bazen aynı hataya yeniden düştükçe öğreniyor.
Belki de farkındalık dediğimiz şey, kendimize sürekli doğru davranış talimatları vermekten çok, hangi davranışın içinden geldiğini ve hangi davranışın korkudan doğduğunu ayırt etmeye başlamaktır. Birine yardım ederken bunu gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa reddedilmekten korktuğumuz için mi? Susarken sakin olduğumuz için mi susuyoruz, yoksa konuşursak kabul görmeyeceğimizi düşündüğümüz için mi? Bir ilişkiyi sürdürürken sevgiden mi hareket ediyoruz, yoksa yalnız kalma ihtimalinden mi kaçıyoruz?
Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir. İnsan davranışlarının içinde çoğu zaman birden fazla neden bulunuyor. Sevgiyle kaygı, sorumlulukla beklenti, anlayışla kendini kabul ettirme çabası birbirine karışabiliyor. Ama insan, kendi davranışlarının ardındaki bu karışımı görmeye başladığında, zihninin kendisine anlattığı hikâyeleri de biraz daha dikkatli dinliyor.
Belki de sırf bu yüzden, zihnin bu sevimli gevezeliğini çok ciddiye almamak gerekiyor. Bir çocuğu izler gibi izlemeli onu: oyuncağını elinden almadan, ama oyuna da fazla ortak olmadan. Bırakmalı; varsın geviş getirsin, varsın hayali felaketlere üzülüp hayali zaferlerle mutlu olsun. Varsın bir süre aynı düşüncenin etrafında dolansın. Her dönüşünde onu kolundan tutup başka bir yere sürüklemek zorunda değiliz. Çünkü bazı düşünceler, peşlerinden gidilmediğinde kendi yollarını kaybediyor. Bazıları da bir süre sonra, bütün o gürültünün içinde aslında ne kadar küçük olduklarını gösteriyor.
İnsan kendi zihnine biraz mesafe koymayı öğrendiğinde, hayatın her anını zihninin açıklamalarına teslim etmek zorunda olmadığını da fark ediyor. Bir fincan çayın yalnızca çay olmasına izin verebiliyor. Pencereden görünen ağacın bir işaret, gökyüzündeki bulutun bir mesaj, içindeki huzursuzluğun mutlaka çözülmesi gereken büyük bir hakikat olmadığını anlayabiliyor. Her şeyin altında başka bir anlam aramadan da yaşayabilmek, belki de zihnin sürekli anlam üretme telaşına karşı küçük ama önemli bir özgürlük.
Çünkü bazen bir şey yalnızca olduğu şeydir. Bir çay, bir ağaç, bir akşamüstü, bir insanın susması. Hepsini zihnimizin mahkemesine çıkarmadan da onlarla karşılaşabiliriz.
Bazen de zihnin ürettiği bir düşüncenin arkasında gerçekten yaşanmış bir deneyim vardır. Bir insanın bize kötü davranması, bir ilişkinin bizi yorması, bir iş ortamında sürekli kendimizi açıklamak zorunda kalmamız, geçmişte yaşadığımız bir kırgınlığın iz bırakması… Bunları yalnızca zihnimizin kuruntusu olarak görmemek gerekiyor. Her şeyi içsel bir meseleye indirgemek de başka bir yanılgı. Bazen sorun, bizim fazla düşünmemiz değil; içinde bulunduğumuz ilişkinin, ortamın ya da koşulun gerçekten yorucu olmasıdır.
Farkındalık, yaşananları inkâr etmek ya da bütün sorumluluğu kendi zihnimize yüklemek değil. Ne yaşadığımızı, ne düşündüğümüzü ve bunların birbirini nasıl etkilediğini ayırt edebilmek. Bir insanın davranışını anlamaya çalışırken kendimizi suçlamamak. Kendi payımızı görürken başkasının sorumluluğunu da üstlenmemek. Her çatışmayı kendimizi değiştirerek çözebileceğimize inanmamak. Çünkü bazı durumlarda yapılması gereken, daha fazla düşünmek değil, bir sınır koymak, bir konuşmayı sonlandırmak ya da bulunduğumuz yerden uzaklaşmaktır.
Zihin bazen bütün bunları da birbirine karıştırıyor. Bizi korumak isterken susmamızı öneriyor, susmanın bizi korumadığı yerde de neden konuşmadığımızı sorguluyor. Bir adım atmamız gerektiğinde riskleri sıralıyor, geri çekildiğimizde de kaçırdıklarımızı önümüze koyuyor. İnsanın kendi zihniyle savaşması biraz da bu çelişkiler arasında yön bulmaya çalışması.
Sonunda öğrenmemiz gereken tek şey, zihnin bir çocuk gibi yorulup kendiliğinden susacağı o anı sabırla beklemeyi bilmek olmayabilir. Belki onun susmasını beklerken kendimizin de her şeyi çözmek zorunda olmadığını anlamaktır. Çünkü zihin bazen susmaz. Bazen düşünceler yine gelir, aynı kapıyı çalar, aynı eski cümleyi önümüze koyar. Bazen bütün farkındalığımıza rağmen yeniden bir konuşmanın içine düşer, geçmişin bir köşesine takılır, geleceğin henüz yaşanmamış bir gününde dolaşırız. İnsan olmak biraz da bu.
Kendimizi bütün bunlardan arındırılmış, kusursuz bir dinginliğe ulaştırmak değil; zihnimizin şapşik hallerine rağmen hayatla ilişkimizi sürdürebilmek. İnsan bazen kendi içindeki gürültüyü susturamadan da bir başkasını dinleyebilir. Bütün sorularına cevap bulmadan da bir karar verebilir. Geçmişte yaşadığı bir kırgınlığı tamamen geride bırakmadan da yeni bir ilişkiye açık olabilir. Her şeyi anlamadan da yaşamaya devam edebilir.
Bunu kabul etmek, insanın kendisine karşı daha dürüst olmasını sağlayabilir. Çünkü hayatın bütün meselelerini çözdükten sonra yaşamaya başlayacağımız bir gün yok. Bütün korkularımızı bitirdikten, bütün geçmişimizi sindirdikten, bütün ilişkilerimizi kusursuz hâle getirdikten sonra önümüze açılacak ayrı bir hayat bulunmuyor. Yaşam, bütün bu eksiklerle, çelişkilerle, bazen doğru bazen yanlış verdiğimiz kararlarla devam ediyor.
Ve belki de zihnin susmayan tarafıyla savaşırken asıl fark etmemiz gereken şey bu: Kendimizi sürekli bir mücadele hâlinde tutmak, her düşünceyi yenilecek bir düşman gibi görmek zorunda değiliz. Bazı düşüncelerle çalışırız, bazılarını sorgularız, bazılarını bırakırız. Bazılarıyla yaşamayı öğreniriz. Bazen de hiçbirini çözmeden bir akşamı tamamlarız. Bu, insanın kendisine yenilmesi değil. Her şeyi aynı anda kontrol etmek zorunda olmadığını kabul etmesi.
Bir süre sonra belki şunu öğreniyoruz: Düşüncelerimizin hepsine inanmak zorunda değiliz. Hepsini çözmek, hepsini açıklamak, hepsinin peşinden gitmek zorunda da değiliz. Zihin bir şey anlatabilir. Biz dinleyebiliriz. Ama her anlatılanı doğru kabul etmek, her hikâyenin içinde başrol oynamak zorunda değiliz. Bazen sadece oturup çayımızı içebiliriz. Dışarıdaki hayatın kendi akışında ilerlediğini fark edebiliriz. Bir otobüs geçer, biri güler, rüzgâr perdeyi hafifçe oynatır. Ve biz, uzun zamandır ilk defa, zihnimizin bütün gürültüsüne rağmen o anın içinde olduğumuzu hissederiz.
Belki de insanın kendisiyle kurduğu ilişki, tam da böyle küçük anlarda değişmeye başlıyor. Kendimize bir cevap vermek zorunda olmadığımızda, bir düşünceyi tamamlamadan bırakabildiğimizde, bir başkasının davranışını kendi değerimizin ölçüsü hâline getirmediğimizde… Hayatın içinde biraz daha fazla yer açılıyor. Zihin hâlâ konuşuyor, ama onun söyledikleri bütün alanı kaplamıyor.
Derin bir nefesin ardından gelen, hiçbir şeyin geviş getirilmediği o berrak, o eşsiz sessizlik… Belki de aradığımız şey tam olarak bu değildir. Belki sessizlik, zihnin tamamen susması değil; onun konuştuğunu duyarken hayatın sesini de kaçırmamayı öğrenmektir. İçimizdeki radyonun frekansı yine kayabilir. Geçmişten bir şarkı çalabilir, geleceğin fragmanı yeniden başlayabilir, aynı düşünce bir kez daha ağzımıza gelebilir. Olsun. Her defasında ayağa kalkıp onunla birlikte başka bir yere gitmek zorunda değiliz.
Bazen düşünceyi olduğu yerde bırakıp çayımızdan bir yudum almak da bir seçimdir. Bazen bir cümleyi tamamlamadan geçmek, bir soruyu o gün için cevapsız bırakmak, bir ihtimali kendi hâline bırakmak da mümkündür. Zihin bütün bunları hemen anlayamayabilir. Hatta belki bir süre daha bize ne kadar önemli işlerimiz olduğunu anlatıp durur. Ama biz de yavaş yavaş öğreniriz.
Her düşünce bir görev değildir. Her kaygı bir talimat değildir. Her geçmiş anı yeniden yaşanmak için kapımızı çalmaz.
Ve belki bir gün, yine aynı düşünceyi ellinci kez çiğnerken kendimizi yakalarız. Bu defa ona kızmadan, kendimizi suçlamadan, bütün o ciddi ifadeyi yüzümüze takmadan bakarız.
“Sen yine mi geldin?” deriz içimizden.
Sonra hafifçe gülümseriz.
Çünkü hikâyeyi biliyoruzdur artık. Sonunu değiştiremesek de aynı hikâyenin içinde sonsuza kadar oturmak zorunda olmadığımızı anlamışızdır.
Zihnimiz geviş getirmeye devam edebilir. Biz de yaşamaya.
Belki mesele, o şapşik radyoyu kapatmak değil; arada bir sesini kısıp dışarıdaki hayatı duyabilmektir.
Çünkü insan, susmayan zihniyle birlikte de hayatın içinde yer alabilir. Her düşüncesini çözmeden, her korkusunu yenmeden, her ilişkisinde kendisini kusursuz biçimde ifade edemeden de bir başkasına dokunabilir, bir ağacın gölgesinde oturabilir, bir fincan çay içebilir.
Bazen zihnimiz hâlâ geçmişteki bir cümleyi geviş getirirken biz pencereden dışarı bakarız. Sokaktan biri geçer. Bir çocuk güler. Bir araç fren yapar. Hayat, bizim içimizdeki bütün hesaplardan habersiz, kendi ritmiyle sürer.
O anda belki bir şey değişir.
Zihnimiz susmamıştır. Ama biz, onun her söylediğiyle birlikte sürüklenmek zorunda olmadığımızı fark etmişizdir.
Ve belki insanın kendi zihniyle yaptığı en önemli barış, onu tamamen susturduğu gün değil; konuşmaya devam ederken kendisinin de yaşamaya hakkı olduğunu anladığı gündür.
Instagram Murat Tali







