Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bugün duygulardan, Değersizlik

03/21/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Bugün duygulardan, Değersizlik

Çocuk doğduğu andan itibaren belirli duygular ile tanışır, sevgi ve korku bu anlamda temel duygulardır.

Sonrasında karşılaştırmalar ve kıyaslar ile değersizlik duygusunu öğrenir. Bu duygu farklı varyasyonları olsa da para (statü, güç, maddiyat vb), eğitim (okul, diploma vb), fiziksel görünüm (uzun kısa, zayıf şişman, siyahi sarışın, güzel çirkin, yaşlı genç vb) ve sevilmediği düşüncesiyle pekişir ve kişinin varlığına işlenir…

Bugün duygulardan, Değersizlik

Bu dört temel kıyas üzerinden değerlendirilen insan, günün sonunda içlerinden en az bir tanesi üzerinden değersizlik duygusunu inşa eder. Parası, eğitimi, fiziksel görünümü yerinde olan insanın bile içinde büyük bir değersizlik duygusu olabilir. Sahip olduklarıyla değer duygusu satın alamayacağı için maskeleriyle var olmayı seçerler onlar.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

İnsan, duyguları ilişkiler aracılığı ile öğrenir. Deneyimleri ile onları pekiştirmeyi de bilinçsiz şekilde sürdürür. Her dış uyaranı da tohumu çatlatıp büyütmek ve içinde kocaman bir ağaç yapmak için kullanır. Burada Don Miguel Ruiz ‘in “Dört Anlaşma, Toltek Bilgelik Kitabı“nın ilk iki anlaşma maddesine dikkatinizi çekmek isterim. Anlaşmanın ilki; Söz Büyüdür… İkincisi ise “Hiçbir şeyi kişisel algılama” Bizler doğduğumuz anda sözlere köle olarak büyütüldüğümüz için, sözün büyüsü altında her zaman kalmışızdır. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla atasözümüzün derinliği de her sözü kişisel anlamamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Sen çirkinsin, güzel değilsin, kısa boylusun, işe yaramazsın, beceriksizsin, yeteneksizsin, korkaksın…. Uzar gider liste… Bunların hepsi kişisel algılamamamız gereken ama daha ilk elden satın aldığımız ve bizi değersiz kılan kelimeler oluyor.

Bugün duygulardan, Değersizlik

Değersizliği inşa ettiğimiz anları pek hatırlamayız. Fakat biri gelip bizi değerli hissettirecek bir eylemde bulunduğunda o zaman bir uyanış yaşarız… Fakat bizi değerli hissettiren kişinin de kendi içinde bir değersizlik duygusu vardır ve o duyguyu sizinle besler ne o bunun farkındadır ne de siz. Size kendinizi değerli hissettirecek çabaları içinde olanları izleyin göreceksiniz ki onların da değersizlik duyguları en az sizin kadar ağır bir yüktür omuzlarında. Yazının başında belirttiğim gibi her insanın bir yerden yükleyip getirdiği değersizlik duygusu vardır. Bu yazıyı yazan benim bile kendi içimde yaşadığım değersizlik duygularım var. İnsanlar, bilmediği ve tanımadığı duyguları yazamazlar, anlatamazlar ve yaşayamazlar zaten.

Peki değersizlik duyguları arasında en boğucu olanı hangisi derseniz, sevilmeye değer olmadığı düşüncesinin yarattığı değersizlik duygusu diyebilirim… O duygu bazen öyle derinlere işler ki kişi bedenini ve görüntüsünü de değiştirir. Değersizlik; kıyafetine, kilosuna, saçına, yüzüne her yerine akseder. Çığlık çığlığadır ve siz onu istediğiniz kadar sevin ve değer verin, bunu anlamayacaktır. Çünkü o sevilmeye layık biri değilken ve kendisinden bu kadar nefret ediyorken siz onu nasıl sevebilirsiniz! Anlayamaz bunu, garipser ve sizden kaçar.

Değersizlik duygusunu bazen yeterlilikle eşleştiririm. Bunun için verdiğim örnekte basittir aslında. Bir şirkette yönetici olan kişi çalışanlar arasında en üst mevkide olduğu için değer duygusunu veren taraftadır. Çalışanlar ise yeterliliklerini kullanıp, maaş ve ona ilave olarak takdir edilme (değerli hissetmek için) arzusu içine girerler. Yönetici (patron, müdür vb) çoğu zaman yetersizliği yüzünden içindeki değersizlik duygusunu maskeler ve çalışanlara o değer duygusunu vermez sadece maaşını verir. Sadece maaşını alan ve tüm yetenekleriyle becerileri cebine koyduğu maaş kadar olan insan (baba modeli özellikle) eve geldiğinde, eşinin yöneticisi (Türk toplumuna göre) haline döner. Ev işlerinde hiçbir yeteneği olmayan ve sadece cebindeki para ile kendisini değerli hisseden baba, anne modeli olan insanın yaptıklarına kendi yöneticisinin verdiği tepkiyi verir. Yetersizdir ama değerlidir ve yetersizliğin ezikliği ile anne modeline bu değeri vermez. Baba olan insan, çalıştığı yerde yeterli ve değersiz iken evde yetersiz ve değerli haline gelir. Tıpkı yöneticisinin gibi. Bu silsile bizim toplum yaşantımızda bariz şekilde yaşanır. Sistem, bireylerin birbirlerini değersizleştirmesi üzerine kurgulanmış bir döngü gibi işliyor ne yazık ki.

Bugün duygulardan, Değersizlik

Bütün olarak insan yeryüzünde var olan tüm olumlu ve olumsuz duyguları yaşar ve içinde barındırır. Bunlarla ilk tanıştığımız yer her ne kadar aile ortamımız olsa da farklı zaman dilimlerinde de bunu deneyimleyebiliyoruz. Okul hayatında, iş hayatında, evlilik içinde maruz kaldığımız bir cümle ve davranış ile üzerimize değersizlik pelerinini çekip onunla bütünleşebiliyoruz. Güzelliğinizi kendisine tehlike olarak gören bir eş tarafından çirkin olarak nitelendirilip bir anda değersiz kılınabilirsiniz. Derste bir soruyu yapamadınız diye sizinle dalga geçen bir öğretmen yüzünden kendinizi değersiz ve yetersiz görebilirsiniz. Babanızın “senden adam olmaz” sözünü sahiplenip değersizliği bir yaşam tarzı haline getirebilirsiniz. Aslına bakarsanız çevremizdeki her insan, duygularımızı tetikleyici cümleleri ve eylemleri sürekli olarak tekrarlar. Bizler onlardan sadece bazılarını alır ve sahipleniriz. Onlar da genellikle, kendimizden değerli ve büyük gördüğümüz insanlardan gelenler olur. Her insanda biraz kibir ve ego vardır, bu yüzden kendimizden değersiz ve düşük gördüğümüz birinin söylemlerini duymaz ve ciddiye almayız bile. Boyunuzun 1.70 olduğunu düşünün, sizden on santim kısa olan biri “Senin boyun da kısa” demesini umursamazsınız bile. Fakat sizden on santim uzun olan birinin aynı cümlesi sizi yaralar ve üzer. Kıyaslama değersizlik duygusunun kaynağıdır ve kök sebebidir dersem fazla mı iddialı olur?

Evet. Duygular ile hasta olur, iyileşir, depresyona girer, uyanır, uyur, var olur ve kayboluruz. İnsan duygularını hatırlayıp onun üzerine bir şehir inşa edecek kadar deneyim biriktirebilen tek varlıktır. Yaşadığı duygu ne olursa olsun, onu büyütmek için çaba harcar. Fakat bunlar arasında negatif ya da olumsuz duygular daha kalıcı ve uzun süreli olur çünkü insan kendi bütünselliğini tamamlaması gerektiğini fark etmez ve olduğu yerde kalıp yaşadığı duygu ile yoğrulmayı maharet sayar, acı çekmesine rağmen bunu devam ettirir.

Değersizlik duygusu; fark edilince terk edilebilir… Fakat insan ondan beslendiği için boşluğa düşeceğinden korkar. Çirkin olduğunu düşünen biri güzel olduğunu fark etiği anda ne yapacağını bilemez. Sevilmediğini ve sevgiye değer olmadığını düşünen birinin o alandan çıkıp sevgi denen şeyle tanışması da benzer bir sonuca ulaştırır. Özünde değersiz olan biri dilediği kadar lüks araç, ev ve gösterişli eşyaya sahip olsun yine de o duyguyu yenemez, ne zaman ki tüm sahip olduklarının kendi varlığını güzelleştiren araçlar olduğunu fark ederse o zaman değersizlik yerini bütünleşmeye bırakır.

Bugün duygulardan, Değersizlik

Unvanların dayattığı değersizlik duygusu ise hiç bitmez. Orada ciddi anlamda kıyas, hırs, ego ve kibir vardır. Mevki olarak yukarıda olan çoğu insan alt kademesinde yer alanları değersizleştirir ve önemsizleştirir. Çünkü kendisine göre artık olmanın en üst safhasındadır ve oraya çok emek sarf ederek ve çok fazla değersizleştirilerek gelmiştir, artık sıra ondadır ve sonraki herkesi değersiz ve yetersiz kılma sırası kendisindedir. Bunu da kasten yapar. Taammüden insan değersizleştirmektir bunun adı…

Değersizlik duygusu; kendini bırakmayı, korkuyu, üzüntüyü, kırgınlığı, alınganlığı, kıskançlığı, kin tutmayı, sevgisizliği, sevilmediğini zannetmeyi, dışlanmayı, kendine acımayı ve silikleştirmeyi getirir. Bunların ve daha birçok terk edişin sebebi olan değersizlik duygusunu nasıl aşacağınız ise tamamen size ve seçimlerinize kalmış bir yoldur. Yüzleşmeniz gereken bir duygu olması nedeniyle ne olumlamalar ne meditasyonlar ne de sihirli dokunuşlar sizden onu uzaklaştıramaz. Sadece fark ettiğiniz anda terk edebileceğiniz sanal bir duygudur; değersizlik… Sarı kazağı çıkarıp yeşil gömleği giymek kadar da basittir. Fakat siz yaşantınızı sarı kazağa göre uyumlu hale getirdiğiniz için olayı sadece kazağı çıkartmak olarak düşünmezsiniz. Pantolon/etek değişmeli, çorap ve ayakkabı da öyle. Yani tekrar oturup yeşile göre bir düzenleme yapmalısınız ama hep aceleniz olduğu için sarıyla devam etmeyi kolay buluyorsunuz. Renk uyumu denen şey insan icadıdır, beden çıplak doğar ve çıplak ölür. Duygular da bedenimiz gibidir, doğarlar ve ölürler. Siz duyguları çocuğunuz gibi sahiplenmeyi bıraktığınızda acılarınızda sona erecektir. Çıkarın değersizlik kıyafetinizi ve satın alınmamış duygular ile yolunuza devam edin. Ölümünüze az kaldı hiç olmazsa kalan sürenin tadını çıkartın ve sevin şu acımasızca davrandığınız varlığınızı. Çok sevin…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir