Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Zihin Sıçramaları

09/14/2026
in İletişim Sosyolojisi, Sosyolojik Bakış
0
0
Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında başka bir şey aklına geliyor, oraya sapılıyor, sonra o yeni şey başka bir şeyi çağrıştırıyor ve bir süre sonra asıl anlatılacak şey buharlaşıp gidiyor.

Bağlamdan kopuş üstelik hiç istemeden oluyor. Kimse bilerek konuyu değiştirmiyor, kimse “şimdi asıl konuyu bırakayım da başka bir şey anlatayım” diye karar vermiyor; ip kendiliğinden elden kayıyor.

Bunu bir arkadaş grubuyla sohbet ederken çok daha net idrak ettim. Kalabalık bir arkadaş grubuyla oturduk; uzun zamandır bu kadar kişiyle, bu kadar uzun bir sohbetin içinde bulunmamıştım. Belki de tam bu yüzden, daha önce tekil anlar olarak gördüğüm şey, bu kez bir örüntü olarak göründü gözüme.

Zihin Sıçramaları

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Kazanmanın kayıp öyküsü

Anlat o zaman

Kim söz alsa, birkaç cümle sonra aynı şey oluyordu: bir konu açılıyor, konu ilerliyor, sonra bir kelime başka bir şeyi çağrıştırıyor, o başka bir şey yeni bir kapı açıyor ve bir süre sonra konuşan kişi kendi anlattığı şeyin içinde kayboluyordu. Bu, akşam boyunca birkaç kişide, birkaç kez tekrar etti.

Fakat şunu net söyleyebilirim: bu sadece kalabalıkta olmuyor. Tek kişiyle sohbette de oluyor, iki üç kişilik bir muhabbette de, hatta bir iş toplantısında bile. Konu gerçekten bağlamdan uzaklaşıyor; kişi sayısı fark etmiyor.

Bunu okuyunca sen de muhtemelen birini, belki kendini, hatırlayacaksın. Belki de tam şu anda “ay, bu ben de var” diyeceksin. Yalnız değilsin, ben de varım.

Nerelerde dağılıyoruz?

Bunu araştırınca karşıma ilk çıkan isimlerden biri İngiliz antropolog Robin Dunbar ve onun yıllardır üzerinde çalıştığı sosyal ilişkiler ve grup büyüklüğü üzerine araştırmaları oldu.

Dunbar’ın çalışmaları, insanın sosyal ilişkileri sürdürebilme kapasitesinin sınırsız olmadığını, grup büyüklüğü arttıkça ilişkileri ve ortak bağlamı zihinde tutmanın da zorlaştığını ortaya koyuyor. Gündelik, gayriresmî sohbetlerin küçük gruplarda daha kolay sürdürülebilmesi de bununla ilişkili.

Bir yemek masasında, bir kutlamada, bir barda ya da arkadaş toplantısında konuşmanın birkaç kişi arasında daha yoğun ve anlamlı biçimde sürdüğünü hepimiz deneyimlemişizdir. İnsan sayısı arttıkça ise konuşma çoğu zaman küçük kümelere ayrılır ya da ortak sohbet, herkesin aynı anda dahil olmadığı bir arka plan sesine dönüşür.

Bunun önemli nedenlerinden biri, aynı anda birkaç kişinin ne bildiğini ne düşündüğünü ne söylediğini ve ne söylemeye hazırlandığını takip etmek zorunda kalmamız olabilir.

Fakat bu açıklama tek başına yetmiyor, çünkü mesele iki kişilik bir sohbette de çıkıyor karşımıza. Demek ki kalabalık, konudan kopuşu şiddetlendiren bir etken olabilir ama tek sebep değil. Bir başka şey daha var: dinleme ve ifade etme pratiğimizin kendisi zayıflamış olabilir.

Hız tüketimi ve daralan ifade alanı

Bunun ne kadarının hızlı tüketim kültüründen geldiğini kesin olarak bilmiyorum; böyle bir nedenselliği tek başına kurmak da doğru olmaz. Ama üzerine düşünmeden edemedim.

Kısa video formatlarının (Reels, Shorts, TikTok ve benzeri içeriklerin) dikkat, çalışma belleği ve dürtü kontrolüyle ilişkisini inceleyen son yıllarda pek çok araştırma yapıldı. Bu çalışmaların bir bölümü, yoğun kısa video tüketimi ile dikkati sürdürme ve bilişsel kontrol arasında olumsuz ilişkiler bulunduğuna işaret ediyor.

Elbette burada önemli bir ayrım var. Kısa videoların dikkat süremizi kesin olarak bozduğunu söylemek başka, sürekli hızlı ve parçalı bir içerik akışına maruz kalmanın zihinsel alışkanlıklarımızı etkileyebileceğini düşünmek başka. Ben ikinci ihtimali daha ilginç buluyorum; çünkü belki de mesele yalnızca ne izlediğimiz değil, zihnimizi neye alıştırdığımız.

Günün büyük bölümünde artık dinlemiyoruz, izliyoruz. Sohbet etmiyoruz, kaydırıyoruz. Birinin düşüncesinin sonuna kadar gitmesini beklemiyoruz; birkaç saniye sonra yeni bir görüntü, yeni bir başlık, yeni bir ses geliyor.

Bir şeyi başından sonuna anlatmak, birinin anlattığını sonuna kadar dinlemek, bir düşüncenin üzerinde biraz daha durmak… Bunlar da tıpkı bir kas gibi, kullanılmadıkça zayıflayan beceriler olabilir.

Sohbetin ortasında konudan kopmamız, belki de artık o kasın eskisi kadar güçlü olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Belki zihnimiz artık bir düşüncenin üzerinde uzun süre kalmaktan çok, bir düşünceden diğerine geçmeye daha alışkın.

Bir ekstra bilgi

Dünkü sohbette biri yaşadığı bir sorunu anlattı. Ona “ne hissettin?” diye sordum. Durakladı. “Nasıl yani?” dedi.

Sorumu biraz açtım: “Bu olayı yaşarken içinde ne vardı? Hangi duygu baskındı?” Yine karşılık bulamadı; sanki soru kendisi anlamsızmış gibi yüzüme baktı.

Olaylar anlatılıyordu ama duygu, o anlatının hiçbir yerinde yer almıyordu. Sanki duygu denen şey, olaydan sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve üzerine düşünülmesi gerekmeyen bir şeymiş gibiydi.

Bunu da aynı tablonun içine koyuyorum. Çünkü bağlamdan kopuş sadece “konu neydi?” sorusuyla sınırlı değil; bazen “ben ne hissettim?” sorusuyla kendi içimiz arasındaki bağlantının ne kadar zayıfladığını da gösteriyor.

Bir olay yaşanıyor, sonra anlatılıyor. Ama o olayın bizde ne yarattığı, içimizde neye dokunduğu, hangi duyguyu uyandırdığı çoğu zaman anlatının dışında kalıyor. Oysa bir deneyimi yalnızca olan şey olarak değil, bizde bıraktığı etkiyle birlikte takip edebilmek de bir tür zihinsel devamlılık gerektiriyor.

Belki ikisi de aynı köke iniyor: bir şeyin üzerinde durup onu takip etmek, onu adlandırmak, bağlantılarını görmek ve başladığımız yerden nereye geldiğimizi unutmadan sonuna kadar taşıyabilmek.

Zihnimiz aslında neden sıçrıyor?

Burada başka bir soru ortaya çıkıyor: acaba gerçekten konudan mı kopuyoruz, yoksa zihnimizin kendi içinde kurduğu bağlantıları mı takip ediyoruz?

Çünkü dışarıdan bakıldığında bir konuşma bazen tamamen dağınık görünebilir. Biri işinden bahsediyor, sonra çocukluğuna geçiyor. Çocukluğundan bir arkadaşına, arkadaşından başka bir şehre, şehirden bir hastalığa, hastalıktan B12’ye, sonra B12’den iletişime.

Dinleyen kişi için bütün bunlar birbirinden kopuk olabilir. Ama konuşan kişinin zihninde muhtemelen aralarında bir bağlantı vardır. Sorun şu: o bağlantının tamamını yalnızca konuşan kişi biliyor, karşısındaki ise sadece son halkayı duyuyor.

Belki de “zihin sıçramaları” dediğim şey tam olarak burada ortaya çıkıyor. Zihin, kendi içinde son derece hızlı bağlantılar kuruyor; fakat konuşma, zihnin hızına yetişemiyor.

Biz bir düşünceden diğerine geçtiğimizde, aradaki yolu kendi zihnimizde zaten yürümüş oluyoruz. Karşımızdaki ise o yolu bizimle birlikte yürümemiş oluyor. Dolayısıyla bizim için doğal olan bir geçiş, onun için anlamsız bir sıçrama haline geliyor.

Söz uçar, yazı kalır

Bu noktada Walter J. Ong’un sözlü ve yazılı kültür üzerine çalışmalarını hatırlıyorum. Ong’un üzerinde durduğu temel ayrımlardan biri, sözlü iletişimin anlık ve geçici doğasıyla yazının düşünceyi dışsallaştırarak görünür ve tekrar erişilebilir hale getirmesi.

Konuşulan söz, söylendiği anda akar gider. Bir cümleyi bitirdiğinizde o cümle artık orada değildir; dinleyenin hafızasında bıraktığı iz vardır.

Yazıda ise düşünceyi bir yere sabitleyebilirsiniz. Bırakabilirsiniz, sonra geri dönebilirsiniz. Bir cümleyi tekrar okuyabilir, bir paragrafın başına dönüp “ben burada ne anlatıyordum?” diyebilirsiniz.

Bunu kendi yazışmamda da yaşadım. Bir arkadaşımla mesajlaşırken ben de konudan konuya atladım: B12’den iletişim hızına, oradan başka bir şeye… Ama hiçbiri kaybolmadı, çünkü yazı oradaydı. Ekranı yukarı kaydırıp “az önce nereden başlamıştık?” diyebildik. Sohbetin içindeki bizler konuşmanın izini kaybetmedik. Çünkü yazının hafızası vardı.

Sohbette ise böyle bir imkân yok. Söylenen şey, söylendiği anda dinleyenin hafızasının insafına kalıyor; hafıza ise özellikle yorgun, kalabalık ya da dikkati parçalanmış bir zihin için çok güvenilir bir arşivci değil.

Bir cümle söyleniyor, ardından başka bir cümle. Sonra başka biri konuşuyor. Bir kahkaha giriyor araya, bir telefon ekranı yanıyor, başka bir hikâye başlıyor. Ve az önce söylemek istediğimiz şey, sohbetin içinde bir yerde kayboluyor.

Belki de yazının bize sağladığı en büyük konforlardan biri bu: düşüncelerimizi kaybetmeden bırakabilmek.

“Çok mu konuştum?” sorusu

Bunun bir de benim için daha kişisel bir tarafı var. Arkadaşlarımla konuşurken bazen çok konuştuğumu düşünüp özür diliyorum. Ölçüsünü bilmediğim için, anlattığım şey uzun geldiğinde daha az konuşmayı seçiyorum.

Bunu yazarken fark ettim ki bu endişe de yukarıdakilerle bağlantılı olabilir. Çünkü konuşmanın da görünmez bir kapasitesi var: kişi sayısı, dikkat, zaman, ilgi, hafıza; bir de herkesin zihninde aynı anda çalışan başka düşünceler.

Ortamın taşıyabileceği kapasite daraldığında, birinin sözü daha kolay “fazla” gelmeye başlayabiliyor. Ama bu mutlaka çok konuşmakla ilgili bir şey değil.

Belki de “az mı konuştum, çok mu?” diye kendimi ölçmek yerine, karşımdaki insanın o an ne kadarını taşıyabildiğine bakmak daha adil bir soru. Çünkü bazen uzun anlatmak fazla değildir, bazen kısa anlatmak da az değildir. Mesele belki de süreden çok, karşılıklı taşıma kapasitesidir.

Asıl mesele: dinleyen gerçekten dinliyor mu?

Bunu arkadaşımla konuşurken bir başka şey daha fark ettim. Biri anlatırken, karşısındaki çoğu zaman aslında dinlemiyor. Daha doğrusu kulağıyla dinliyor olabilir ama zihni başka bir şey yapıyor: vereceği yanıtı kuruyor, kendi hikâyesini düşünüyor, benzer bir deneyim yaşamışsa onu hatırlıyor, sıra kendisine gelsin diye bekliyor.

Yani konuşmanın bir tarafında biri anlatırken, diğer tarafında başka bir konuşma çoktan başlamış oluyor; içeride, zihnin içinde. Ve anlatan kişi konudan koptuğu anda, dinleyen de kopuyor, çünkü zaten bütün dikkati anlatılana değil, vereceği cevaba yönelmiş durumda.

Böyle olunca ortaya garip bir durum çıkıyor: konuşan kişi ipin ucunu kaçırıyor, dinleyen kişi ise zaten ipin ucunu baştan beri tam olarak tutmuyor. Sonuçta ne anlatıldığı da tam olarak alınamıyor.

Belki bağlamdan kopuş bu nedenle iki taraflı: konuşan düşüncesinin izini kaybediyor, dinleyen ise düşüncenin izini takip etmek yerine kendi cevabının peşinden gidiyor. Böylece sohbet, iki insanın birbirini dinlediği bir alan olmaktan çıkıp, iki zihnin kendi iç konuşmalarını sırayla dışarı verdiği bir şeye dönüşebiliyor.

Yani bir süredir herkeste gördüğüm bu şey, belki de ne yalnızca dikkatsizlik ne de bir tuhaflık. Kalabalığın getirdiği bilişsel yük, konuşmanın doğası gereği anlık ve geri dönüşünün zor olması, hızlı tüketimin dikkati ve ifade biçimlerimizi dönüştürmüş olma ihtimali, bir düşüncenin üzerinde durup onu sonuna kadar takip etme becerimizin zayıflaması, kendi duygularımızla bağlantımızın zaman zaman kopması ve bütün bunların üzerine bir de “fazla mı konuşuyorum?” kaygısının binmesi; hepsi aynı fotoğrafın parçaları olabilir.

İşin ilginç yanı, bunun çoğu zaman istemsiz olması. Kimse bilerek konuyu terk etmiyor, kimse bilerek karşısındakini dinlememeyi seçmiyor, kimse “şimdi düşüncemi dağıtayım” demiyor.

Belki sistemin kendisi bizi aynı yöne itiyor: kalabalık, hız, ekran, bildirimler, parçalanmış dikkat, anlık iletişim ve güvenmek zorunda olduğumuz hafıza. Bütün bunların arasında düşüncelerimiz bir konudan diğerine sıçrıyor.

Belki yapabileceğimiz ilk şey, bu sıçramayı fark etmek. Bir dahaki sohbette konu kaymaya başladığında durup “bir dakika, az önce ne diyordun?” diye sorabilmek. Ya da kendimiz için “ben buraya nasıl geldim?” diye düşünebilmek.

Tıpkı yazıda yaptığımız gibi: yukarı çıkıp geri bakmak, başladığımız yeri bulmak ve gerekirse oraya dönmek.

Belki iyi bir sohbet hiç dağılmayan sohbet değildir. İnsan zihni doğrusal çalışmıyor. Bir kelime yıllar önce yaşanmış bir olayı çağırıyor, bir koku çocukluğu, bir şehir bir insanı, bir insan başka bir zamanı, bir cümle hiç beklenmedik bir anıyı. Zihin böyle çalışıyorsa, konuşmanın da zaman zaman sıçraması kaçınılmaz.

Belki mesele sıçramamak değil, sıçradığımız yeri karşı tarafa göstermek: “bak, buraya nereden geldiğimi sana anlatayım.” Belki iyi iletişim biraz da budur: kendi zihnindeki bağlantıları, karşısındaki insanın da takip edebileceği hale getirmek.

Çünkü sen kendi zihnindeki yolu biliyorsun, karşındaki ise yalnızca söylediğin cümleyi duyuyor. Aradaki fark bazen bir cümle kadar küçük, bazen de koca bir uçurum kadar büyük.

Dün akşam bir grup insan konuşuyordu. Konular değişiyordu, hikâyeler yarım kalıyordu, cümleler başka cümlelere sıçrıyordu. Ve bütün bu dağınıklığın içinde aslında çok düzenli bir şey vardı: hepimiz kendi zihnimizin içinde anlamlı bir yolculuk yapıyorduk. Sadece birbirimizin haritasını göremiyorduk.

Murat Tali

The Review

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Evrene Yazdığımız Prompt

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Bugün, hayatın akışında kendiliğinden gelişen iki ayrı sohbetin sonunda, zihnimde bir şimşek çaktı. Önce bir dostumla yapay zekayı ve bu...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir